Pazartesi, Temmuz 06, 2009

Gidesim var

Şöyle uzaklara gidesim, yeni yerler göresim, adım adım gezesim var. Bununla birlikte beni tutan kocaman da bir göbeğim...
Durum beni derinden etkilemeye başladı galiba. Rüyalarımın yeni teması “gitmek”

Geçen hafta rüyamda harika bir motorum vardı, yakınlarda bir yere motorla gidiyorum. Rüzgar vuruyor yüzüme, nefis yollardan geçiyorum, hiç bilmediğim bir yerlerde geziniyorum..

Cumartesi gecesi rüyası ise daha harikaydı. Deniz’le New Mexico’ya gidiyormuşuz. Yoldaki maceralarımızı keyifle yaşadım, her detayını hala hatırlıyorum. Ha hayatımda hiç New Mexico ile ilgili hayal kurdum mu? Hayır. Kitap, dergi vs okudum mu? O da hayır. Ama çok güzeldi valla, tavsiye ederim... (Bu arada rüya öyle gerçek ki, Deniz’le Türkçe, diğerleriyle İngilizce konuşuyorum!!!)

Dün gece de yine yola düşmüşüz. Avrupa’da bir yer bu sefer. Hangi şehir olduğunu bilmiyorum. Havaalanındayız. Uçuş için raporlarımı falan istiyor memur bey. Sonra da diyor ki “biraz daha sabredemediniz mi? Bu halde gezmek zor olur, birkaç ay sonraya planlasaydınız ya!”
Adamın söyledikleri çok anlamsız geliyor. Bakışıyoruz boş boş. İşlemlerimiz yapılıyor ve gidiyoruz.

Ve son zamanlarda her sabah uyanınca ufak çaplı şok geçiriyorum. O kadar detaylı hatırlıyorum ki olan biteni, gerçek olmaması çok tuhaf!

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Yarışanlar, yarıştıranlar, yarışmak isteyenler

Kristal Elma’yı takip ediyorum ben de her sektör çalışanı gibi. Ama artık sıkıntı verdiğini de düşünüyorum olayın. Hiç mi değişik ajans alamaz bu ödülden? Küçük ajanslardan hep kıytırık işler mi çıkar, anlamadım ki! Ödülü verenlerin ajansları da alanların ajansları da her sene hemen hemen aynı. Bu durumda bu yarışma sektöre yönelik değil, büyük ajanslara yönelik olmuyor mu? Hatta böyle olması yarışmayı sıkıcı yapmıyor mu?

Salı, Haziran 23, 2009

Ben miyim bu zat?


Palma d’oro


Tavsiye ediyorum. Şaşkınbakkal’da. Pek güzel herşey. Biz kahvaltıya gittik, çok güzel bir açık büfe vardı. Bol çeşit olsun diye herşeyi koymamışlar. Herşey leziz, herşey taze, bitenin yerine hemen yenisi geliyor. Mekan ferah, yeşil, çok kalabalık değil ama boş da değil. Müzik güzel. Garsonlar çok başarılı. Hesap abartılı değil. Üstelik indirimli saatler, indirim alan kartlar var. Akşamları da böyledir herhalde. Bizim için bu yazın mekanı belli oldu böylece.
http://www.palmadoro.net/

Çarşamba, Haziran 17, 2009

Tatil dediğin yolda başlamalı

Aras Kargonun ilanını görünce eskiden gittiğimiz tatiller geldi aklıma.
Babamın izni öyle kısacık olmazdı, minimum 15 gün sürerdi tatillerimiz. Dolayısıyla tatil eşyalarımız da ona göre olurdu. Arabayı öyle bir doldururduk ki Aras Kargonun modelinde giderdik gideceğimiz yere. En rahat babam otururdu. Annemin ayağının altında yolda yemek için hazırlanmış türlü atıştırmalıklar, kocaman bir termos, kendi kocaman seyahat çantası, yol boyunca dinlenecek kasetler vs. Arkada ebıl ve benim ayağımın altı ise tamamen dolu olurdu, ayaklarımızı uzatamazdık bile. Ben hep solda, ebıl hep sağda oturur, ortamızda da yolda her gördüğümüz meyveciden alınan meyveler veya o yörenin meşhur yenebilecek neyi varsa o... Ayrıca yol boyunca okumak, oyalanmak için türlü oyunlar vs. Bagajı anlatmıyorum bile, babam bagajın her santimini değerlendirirdi. Giderken de dönerken de yol bizim için çok çok keyifli olurdu. Gideceğimiz yere kadar, yer-içer şarkı söyler, eğlenirdik. O yıllarda Ege’nin ve Akdeniz’in görmediğimiz yeri pek kalmamıştı neredeyse. Gördüğümüz her sarı tabelaya girer, gezerdik. Annem, elinde haritalar (garanti olsun diye yedekli harita olurdu yanımızda) babama yol tarif ederdi. O kadar güzeldi ki o günler...
Şimdi en uzun gittiğimiz tatil bir hafta oluyor, koşa koşa uçağa yetişiyoruz, ne bir sarı tabela, ne yeni bir kasaba, ne bir Ege köylüsünün tatlı muhabbeti, ne de o lezzetini başka yerde alamayacağımız meyveler...
Niye yazdım ki ben şimdi bunları? Bir ilan beni nerelere götürdü! Kendimi bu yıl tatil yapmamaya hazırlarken bir anda coştum yine. Pofff!

Perşembe, Haziran 11, 2009

Aklım göbeğimde!


Konsantrasyon konusunda pek problemi olmayan bendenizin artık ciddi bir problemi var. Büyüyen göbeğim aklımı alıyor sanırım. İçimde tepişen miniğin hareketlerini takip ederken o anda ne yaptığımı bile unutur hale geliyorum. Yazmadığım hemen herşeyi ya unutuyorum ya da geç hatırlıyorum.

Geçen gün salondaki boş bardakları alıp mutfağa götürmek için bile “düşünmek” zorunda kaldım! O hareket ettikçe ben ona odaklanıyorum, ona odaklanınca başka alemlere dalıyorum. Şaşırdığım insan modeline dönüştüm resmen. Doğumdan hemen sonra normale dönebiliyor mu acaba insan? Umarım dönüyordur da bebekle ilgileneyim diye şaşkın tavuk gibi dolaşmam ortalıkta!

Hamilelik izninin neden önceden başladığını da anladım tabii. Ağırlaşmaktan, yorulmaktan falan değil, odaklanamamaktan. Ofiste iş halletmek yerine yer işgal eder hale gelebilir demek ki insan bu durumda. Yani ben öyle olmaktan korkarım. Bunca yıldır geliştirdiğim çalışma stilim bir anda tepetaklak olabilir eğer bu enteresan halim biraz daha ilerlerse!!! Aklım gerçekten en çok göbeğimde!

Çarşamba, Haziran 03, 2009

Ayşe Arman olayı

Niyedir bilinmez okurum yazılarını ayda birkaç defa. Ve son zamanlarda hep aynı şeyi düşünüyorum. Köşe yazarı olmak yerine blog sahibi olmalı bu kadın. Köşesinde de dişe dokunur konu bulduğu zaman yazsın bence. Diğer yazılarını; çocuğunun tokası, sevgilisinin arabasını, bilmem neyinin bilmemkimini blogunda anlatsın...

Cehalet mi? Görgüsüzlük mü? Kendini bilmezlik mi?

Öğle saatlerinde İçerenköy Carrefour otoparkında arabayı park edip kısacık bir alışveriş turu yaptık. Döndüğümüzde arabanın yanında 4 çocuk (10-15 yaşlarında), anneleriyle birlikte birşeyler yapıyor. Benim aklıma ilk hırsızlık geldi tabi! Bizi görünce koşmalarını beklerken anne bir adım ileri attı, çocuları hala oldukları yerde. Ve o anda anladık ki çocuklar hırsız değil arsız ve pis! Ama anneleri onlardan bin kat beter! İki arabanın arasını tuvalet olarak kullanıyorlar! Bunu yapan kız çocukları, başlarında anneleri ve 50 adım ileride Carrefour ve tuvaletleri!
Annem ve ben hayretler içinde “aaa şurada tuvalet var, oraya gitsenize!!!” cümlelerini sarfederken, anne elinde sigarasıyla pişkin pişkin gülüyordu. Bu kadar çirkinlik olur mu ya? Hiç mi görmediniz? Belli ki İstanbul’da yaşıyorsunuz hiç mi anlamadınız sistemi? Dağ başı değil, Pazar günü Carrefour otoparkı burası. Tarla değil, bahçe değil...
O annenin yetiştirdiği o çocuklar da kendisine benzeyecek doğal olarak. Nasıl gelişmiş bir toplum olacağız peki biz? Herşeyi geçtim “ayıp” kavramını biliriz sanırdım, o da nanay. Deniz arabaya yaklaşırken kız çocukları gayet rahatlardı. Sokakta, ormanda, dağda, bayırda yaşayan hayvanlar tuvaletlerini gizlice yaparken, yaptıklarının üzerini toprakla kaparken; otoparkta annelerinin yanında tuvaletini yapabiliyor insanoğlu... Ne denir ki?

Rita Hanım


Ne çok taşınma anım oldu ama yazmazsam duramam ki. Taşınmadan en çok etkilenen aile ferdimiz Rita hanım oldu. 4 gündür yeni evdeyiz ama hala şaşkın. Ne yapacağını, nerede oturacağını kestiremiyor. İçeri gitse aklı bizde kalıyor, bizle otursa içeriyi merak ediyor. Eve en çok neredeyken hakim olacağını tespit edemedi bir türlü. Yeni cins kuşlar geldi hayatına, kargalarla savaşa devam edecek ama balkonda uygun, korunaklı noktayı bulamıyor bir türlü.
Hoşuna giden tek şey yeni odası ve odanın yeri sanırım. Girip yatağına yatıyor, evin tam ortasında olduğu için de kimin nerede olduğunu biliyor, kısmen rahat ediyor.
Aklıma hep bebek gelince neler yapacağı geliyor. Umarım evin iki küçümeni birbirlerini çok severler....

Tavsiye Ediyorum: Erenköy Nakliyat


Taşınma konusundaki büyük endişelerimden biri de nakliyecilerdi. Sordum, soruşturdum, kimse de “aa bak ben şununla taşındım, süperdir!” diyemedi. Sonuç itibarı ile internetten bulduğum 6-7 firmayı aradım. Birine karar verdik: Erenköy Nakliyat ve ben tavsiye ediyorum!Taşınacaksanız mutlaka görüşün. Çok organize, becerikli ve hızlı bir ekip. Ufak tefek hasarlar oldu ama çözebildiklerini çözdüler. Hayatımda ilk kez kırılan bir parça için haber vermeden gidip, aynısından alıp gelen bir taşımacı gördüm. Biz yardım etmek isteyince, “bu bizim işimiz” diyeni de ilk kez gördüm...Yorulduk demediler, ah demediler, paketlediler, açtılar, yerleştirip gittiler. Budur yani...

Pazartesi, Haziran 01, 2009

Ayrılık

Geldi ayrılık zamanı. Meğer ben evimi ne çok seviyormuşum. Bu gece bu evimizdeki son gecemiz. Ortalık koliler, koli bantları, kağıtlarla dolu. Akşamları çılgınca kolileme yapıyoruz, özel eşyalarımızı kolileri içine tıkışırıyoruz. Gördüğüm herşey bana birşeyler hatırlatıyor. Yıllardır dolapta duran ve hiç elime almadığım eşyalarım elime geçiyor. Hüzünleniyorum.
Çok güzel anılarımız var bu evde. Hep arkadaşlarımızla doldu taştı burası. Yakından geçen uğradı. Salonun penceresinden az mı seyrettim denizi elimde bir fincan çayla. Arka odadan görünen duvarla ilgili öyle çok proje geliştirdim ki... Sevdim ben bu evi yahu. Gri duvarlarımızı, tek tek seçtiğim banyo taşlarını, odaları...
Zaten herşeyin acıklı geldiği bu dönemde alıştığımız düzeni değiştirmek, yeniden başlamak hem çok heyecan veriyor hem de çok çok hüzünlü geliyor.
Rita huzursuz. Yine ev değiştirecek. Üstelik onun için çok eğlenceliydi bu ev; bahçedeki kertenkeleleri bekliyordu her gece, üstteki komşuya çorap taşıyor, apartman boşluğunda Deniz’i bekliyordu. Komşuların, kapıcının, yabancıların ayak sesini ayırt edebiliyordu. Evin her santimini ezbere biliyordu. Şimdi yine öğrenmek zorunda herşeyi. Üstelik onun için bu travma sadece ev değiştirme ile kalmayacak, bebek gelince hayatında ilk defa evin içinde, ondan küçük biri, onun kurallarına uymadan yaşamaya çalışacak. Biz yeni kurallar koyacağız, ona anlamsız gelecek. Yapmayacak, küseceğiz, o bize küsecek...
Yukarıdakileri okuyunca sanki “isteksizmişim gibi” yazdığımı farkettim. Oysa taşınmak, daha büyük eve, daha merkezi bir yere gitmek öncelikle benim fikrimdi. 6 yıldır yaşadığımız ev bizim için yeterli ve amacına kesinlikle uygundu ama büyüyen ailemiz için yeni evin daha doğru olduğuna inanıyorum. Şimdi hayal ettiğime çok yakın bir eve geçiyoruz. Umarım o evimizi de hepbirlikte çok güzel günler geçiririz...

Cuma, Mayıs 22, 2009

Bilinçlenen Türkiye!

Yaşasın sonunda memleketimin insanı da bilinçlemeye başladı. Hem televizyonda hem gazetede aile planlaması kampanyaları başladı. Sonunda herkesin bildiği şeyi saklamanın çok salakça olduğunu birileri anladı ve korunmanın gerekliliğini anlatmaya başladı.
İlanları, reklamları da güzel ama böyle sosyal bir kampanyanın sonunda yapılıyor olması çok daha güzel bence...
Fotoğrafını çekemedim bir türlü. İlk fırsatta eklerim...

Kalbim yine Ege’de kaldı.

Bu yıl için sanırım ilk ve son tatilimizi yaptık. Bundan sonraki tatilller daha çok tatilcik şeklinde olabilecek o da ne kadar mümkün olur, şüpheli...
Bu konu stres yaratabilir endişesiyle hemen geçmiş harika 4 güne geçiyorum...
Pek güzeldi.

İzmir: Her sene olduğu gibi bu sene de karar verdim. Ya İzmir ya Antalya’da yaşamak lazım. İnsanın ömrüne ömür katılır, eminim...

Seferihisar: Adım attığım anda huzur bulduğum mekan. Gitmenin günler öncesinden mutluluk, dönmenin acı verdiği yerlerden. Evi, eşyalarını, balkonlarını, çimenleri, bitkileri, denizini, kokusunu seviyorum. 4 gün de kalsam 14 gün de kalsam dönmek istemiyorum. Hamakta yatıp boş boş gözlerle denizi seyretmek, dileklerimi hazırlayıp kayan yıldızları beklemek, her meyvenin en güzelini yemek ve hatta buz gibi denizine söylenmek bile hoşuma gidiyor. Herşeyini seviyorum işte. Gidip yaşanılası bir yer... Bu sene de kaldık ya birkaç gün orada, oh.

Sole Mare: Tikilikten nasibini almamış insanlara ender rastlanıyor. Sağımı solumu incelemekten dergi bile okuyamıyorum. Denize girmek için bu kadar süslenmek niye anlamıyorum ama o koya, denize bayılıyorum. Evet, bayılıyorum. Bu sene koskocaman bir göbek, 2 beden büyük bikini ve herzamankinden daha bakımsız halimle “sole mare” trendine bu sefer eskisinden de beter uymadıysam da olsun. Tam denize girmişken güneş bulutların arkasına saklansa da olsun. Girdim ya o denize, oh. 2009’u da rahat geçiririm artk. Seneye jr akçin’i de alıp gideriz umarım.
Alaçatı: İşte yine. Hep güzel. Heryeri güzel, orada olmak güzel. Kalmak güzel, parke taşlarında yürümek güzel. Gecesi ayrı gündüzü ayrı güzel. Köşe kahve’de pasta yemek, pazaryerinde limonata içmek güzel. İncik boncuk almak, vitrinlere bakmak güzel. Kedisi ayrı köpeği ayrı güzel. Yazı ayrı baharı ayrı güzel... Kısacık bile olsa gittik ya oraya, oh.

Kısacıktı, hava şaşkındı, daha kalasım vardı, harika muhabbet vardı.
Hadi yine gitsek ya?!

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

Karmaşık hatta karma karışık

1’i 10 yaşadığım günlerim bu günler. Herşey olduğundan çok daha büyük ya da çok daha küçük görünüyor gözüme. Herşey ya çok acıklı ya çok komik. Belirsiz konular ise aşırı stres verici. Eskisinden çok daha fazla!.
Bebeğin gelmesine yaklaşık 3 ay kaldı. Ev-bark için karar vermek, eşyaları gözden geçirmek, yeni düzeni sağlamak ve diğer tüm hazırlıklar için yaklaşık 12 hafta...
Biliyorum göz açıp kapayıncaya kadar geçecek zaman. Tecrübelilerden anladığım kadarıyla son haftalarda “zorlanma” ihtimalim yüksek.
Bu da 12 haftanın da azalması demek.
Bir iş yapılacaksa beklenmesinden hiç hoşlanmam. Sıkıntı basar, gözümde büyür. Yapar koyarım kenara, rahat ederim.
Şimdi hiç rahat değilim, stres halindeyim.
Karar vermek ve uygulayabilmek istiyorum. Verdiğimiz kararların de en doğrusu olmasını.
Hem de hemen.
Mümkünse bugün.
Offf...

Perşembe, Nisan 16, 2009

Fırrk fırk!

Ben de hayret etmiştim zaten, koca kışı geçirdim, hiç nezle olmadım. Bu yıl hayatımda ilk kez nezle olmadan bir kış geçirmeyi başardım diye. Al bakalım! Bugün “fırrk fırkkk!” olarak dolaşıyorum ortalıkta. Telefonda “ay siz miydiniz, tanıyamadım, pardon” cümlesini bugün kaç kere duyduğumu bilmiyorum. Üstelik –en azından bugünlük- sesim de normalden çok çok farklı değil...
Yatmak istiyorum. Sıcacık bitki çayı içmek istiyorum. Mis gibi bir çorbayı yavaş yavaş içmek istiyorum. Burnuma Otrivin sıkıp mışıl mışıl uyuyabilmek istiyorum. Fırrkk fırk!

Herşey aynı!

Geçenlerde yazmıştım bebek odalarına baktık, hep aynı, diye. Şimdi olayın kapsamını genişletiyorum. Bebeklerle ilgili diğer detaylarda da herşey aynı! İsimler hep aynı (özellikle erkek bebek isimleri). Bebek arabaları hep aynı. Zaten birkaç tane marka var, onların da renkleri birbirine o kadar yakın ki. Aynı mama sandalyeleri, aynı hastane çıkışları, aynı bebek şekerleri, o aynı bu aynı.
Bizim ülkeden tabii az sanatçı çıkar, yaratıcı insan az çıkar, yaratıcı olan da “tuhaf” olarak görülür. Daha bebeklikten başlatıyoruz standart yaşantıya. Hayatı boyunca da standart olması için uğraş veriyoruz. Bizde de farklı mı olacak? Malesef hayır. Bizim de standart olacağımıza eminim...

Davidoff - Cool Water

Bu koku beni çook eski yıllara götürüyor. Lisedeydim herhalde ilk aldığımda. O zamanın popüler parfümüydü. Zaten o zaman bu kadar çılgınca yüzlerce marka da yoktu. Ya da biz bilmiyorduk. Ortalıkta meşhur bir kaç marka vardı, onlar alınırdı...
Neyse işte cool water benim yaz parfümümdü. Bu sıralar ne olduysa canım deli gibi bu tazecik, mis, bahar kokusunu çekti ve aldım sonunda dayanamayıp. Şimdi açıp açıp koklayıp bir an önce yaz gelsin istiyorum.

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Yaşasın sıcak hava

Geliyor mevsimim işte. Bütün kış bakıp bakıp iç geçirdiğim t-shirtlerime kavuşmak üzereyim. Sığabileceklerime yani.
Akşamları balkon dolup taşacak; haftasonları da eve sığamaz olacağız artık. Bütün gün kendimi bir o kanepeye bir bu kanepeye atmam da geride kalacak. Oh be. Hayat baharda kesinlikle daha güzel...
Ve işte bahar favorilerim:
Papatyalar
Açıkhavada kahvaltı
Caddede akşamüstü
Fenerbahçe Parkı
Tatil planları
Erik ve çilek ve çağla

İyi fikir

İşbankası'nın maximiles kart reklamı insanın kafasına dank! diye vuruyor. Tebrik ederim kendilerini, çok etkileyici bence. Kendimibir tuhaf hissediyorum seyrettiğim günden beri. Kredi kartı sahibi olunca dünyada kapladığım yerin değişmediğini de biliyorum ya... Yine de beğendim işte.
Hergün aynı şeyler. Ve dünyada kapladığın yer goggle earthdeki o çizgi kadar işte.

Salı, Mart 31, 2009

Bira göbeği mi? Külliyen yalan!

Kendimi kandırıyormuşum meğer. Hiç de "bira göbeği gibi" falan değil bariz hamile göbeğiymiş benimki de. Yolun yarısına geldiğim bu haftada bugün üzerime giydiğim kazak tüm gerçeği gözümün önüne şşşraakk diye serdi...