30 Aralık 2007

mutlu yıllar!

2008 herkesin dileklerini gerçekleştirebildiği bir yıl olsun :)

23 Kasım 2007

İyi fikir!


Ekim-Kasım 2007 Kırmızı dergisindeki bir sayfa. Sanat yönetmeni Ali Batı'nın Marche Restaurant için yaptığı nefis çalışma. Ajansın, Marche restauranta, fondü ve müzik keyfinin aynı yerde olduğunu duyurması için hazırladığı ilan. Yaratıcı ve akıllı.

İyi ki doğdun...

22 Kasım 2007

Paul Pott

Yarışmanın seçmelerinde...
Aklım kabul etmekte gerçekten zorandı. Bu kadar muhteşem bir ses, bu kadar harika bir yorum ve kendine bu kadar güvensiz bir insan! Hiç eğitim almamış bir insan sesini ve nefesini nasıl bu kadar kontrollü kullanabilir? İlk izlediğimde hıçkırıklar boğazımda düğümlendi. O andan beri bu adamı ve müziğini sık sık düşünüyor ve açıp açıp dinliyorum. İngiltere'nin Got Talent yarışmasının birincisi Paul Pott.
Yarışmanın finalinde...
Albümü çıkmış, ilk fırsatta ben de alacağım.

İyi ki doğmuşum...


31 Ekim 2007

İlkyardım timi: Flash disk


Flash disk yani bir nevi hayat kurtarıcı! Artık birçok kişinin anahtarlığının bir parçası. İlk çıktığında kendi kocaman, kapasitesi çok sınırlıydı. Gitgide küçüldü, şimdi 2 GB'lar piyasada fink atıyor. Tasarımcılar da konuyu ele aldı ve işte...



23 Ekim 2007

Daha iyisini yapmak!

İntertürk yangın söndürme tüpleri, cihazları vb. satan/üreten bir firmaymış. Sektörel bir dergiye ilan vermişler ve ilanda kocaman bir slogan kullanmışlar: Biz daha iyisini yapana kadar en iyisi BU!"
Slogan için söylüyorlarsa, evet bence de güzel bir slogan. Ama daha iyisini yapamıyorsanız, başka markanın sloganını kullanmak biraz tuhaf olmuyor mu?
Sonuçta bu slogan uzun süre dillere plesenk olmuş sıkı bir slogan. Şimdi bunu alıp da kullanmaya ne gerek var?

22 Ekim 2007

Yüzen yaşam...






İşte sonunda buldum istediğim evi. Yüzen ev! Böylece denizin üzerinde olabilicem ama küçük bir teknede değil, normal bir evde olabileceğim. Pencereyi açınca ya da terasa çıkınca iyot kokusunu evin tam ortasında hissedebileceğim. Sokaktaki kedi, köpeklerden ziyade balkonun önündeki balıkları besleyeceğim.

Evin en büyük özelliği akıntıdan ve rüzgardan etkilenmemesi. Yani tekneden inince min. 2 saat sallandığımı düşünürsek bu benim için ideal bir durum. Odalar, salon, mutfak, herşey yerli yerinde. Evde kullandığımız tüm eşyaları kullanabileceğim. Hatta sığmazsak gecekondu şeklinde odalar ekleyebileceğiz. Evin projesini de kendim hazırlayacağım. İstersem dublex bile yapabilirmişim, hatta tavan yüksekliği vermişler, inanılmaz ama 4 m. Yani bildiğimiz ev!

Hürriyet gazetesinin yazdığına göre Danimarka'da ortaya çıkan bu evleri -Aquadomi Evlerini- İlhan Belek adında biri artık Türkiye'ye de getiriyormuş. Türkiye'deki web sitesini bulamadım ama gazetede yazanlar çok hoşuma gitti. Teknik olarak çözemediğim bazı noktalar olsa da harika bir yaşam şekli: Aquadomi Evleri...

Tabii bu evlerde ufak bir sorun var, denizin ortasına ev inşa edebilmek için bürokratik izinler!


Not: Küresel ısınma iyice ortaya çıkıp buzullar eridiğinde sanırım birçoğumuz bu evlerde yaşayacağız..

19 Ekim 2007

save paper - save the planet

Küresel ısınma sanırım ülkelerin genelinin gündeminde. Biz insanlar genellikle başımıza gelmeden anlamakta/kavramakta zorluk çekeriz. Yıllardır dünyanın bütün kaynaklarını erittik, tükettik, şimdi nasıl olur da bu yaptıklarımızı geri alırız diye kara kara düşünüyoruz.
Benim kişisel fikrim; dünyanın dengesinin artık bozulduğu ve bu saatten sonra yapmaya çalıştıklarımızın çok işe yaramayacağı yönünde. Ama bu tabiiki demek değil ki bundan sonra da geçmişte yaptıklarımızı yapalım, nasıl olsa olan oldu!!! Yapabileceklerimiz var, mesela kuruyan gölleri, nehirleri belki yeniden eski hallerine döndüremeyeceğiz ama henüz kurumamış olanları korumak yönünde ciddi çalışmalar yapabiliriz. Ya da nesli tükenen hayvanları geri getiremeyeceğimiz kesin ama tükenmekte olanları korumaya alırsak belki kalanları kurtarabiliriz. Buzullar eriyor, dünya ısınıyor, susuzluk, açlık, ölüm hepsi kapının önünde. Hatalarımızı doğa affetmeyecek ama bundan sonra hata yapmamaya çalışalım. Ben bu konuda çok karamsarım aslına, gelecek nesillere "güzel bir dünya" bırakmayı geçtim, gelecek nesillere "yaşayabilecekleri dünya" bırakalım istiyorum.
Kendi adıma yapabileceğim her türlü tasarrufu yapmaya çalışıyorum ama bu bireysel değil kitlesel olarak yapıldığında anlam kazanacak, bunun da farkındayım.
Bu konuda söyleyecek daha çok sözüm var ama şimdilik burada bırakıyorum.
WWF bu konuda harika işler başaran bir kuruluş. İşte bu da Danimarka Saatchi&Saatchi'nin onlar için (onlar demek yanlış aslında burada ama!) yapmış olduğu harika çalışma:
SAVE PAPER - SAVE THE PLANET

17 Ekim 2007

Kablolu hayat

İşte kablolarla başa çıkmanın bir yolu daha! Renklerden ayırt etmek de mümkün her rengin üzerindeki yazıdan bulmak da kolay... Tabii bu benim "kablosuz mekan!" derdime tam çözüm olmasa da daha hoş ve/veya faydalı bir görüntü sağladığı kesin.
Aslında benim derdime de çözüm buldular; kablosuz bir çok ürün var artık ama yeterli değil henüz. Bu arada kablosuz ürünlerin de sağlığa zararlı olması problemi var. Ispatlandı mı bilmiyorum ama teknoloji bu kadar ilerlerken ona da bir çözüm ararlar/bulurlar herhalde. Yoksa bu durumda teknoloji inanılmaz ilerleyecek ama dünyada yaş ortlaması yine eski zamanlardaki gibi 40'lara düşecek...

Sevdim ben bu facebooku!

Bu facebook olayı tüm memleketimiz gibi beni de pek sardı. Hatta o kadar ki akşamları eve geldiğimde bloguma birşeyler yazmayı aklımdan geçiriyor olsam dahi facebooktan fırsat bulup da birşeyler yazamıyorum... Ama hemen her facebook kullanıcısının hayretler içinde söylediği gibi "20 yıldır hiçbir şekilde görüşmediğim 23 ilkokul arkadaşımla irtibat halindeyim..." Ve işin daha da ilginç yanı sanki aradan 20 koca sene geçmemiş gibi herkes çok samimi, herkes birbirini inanılmaz özlemiş halde. Hatırlamadıklarımız, karıştırdıklarımız oluyor. Hatırlamaya çalışıyoruz topluca. Senelerdir toplasam 10 kere açtığım yıllık şu anda masanın başköşesinde duruyor. Küçücükken bile insanın ne çok anısı birikiyor... Biz Yükseliş'te geçirdiğimiz o birkaç seneyi neredeyse gün be gün hatırlamaya çalışıyoruz, hatta çoğunu da hatırlıyoruz. Çok yakında da - yine birçok facebook kullanıcısı grubun yaptığı gibi- toplanacağız. Sevdim ben bu facebooku :)

14 Ekim 2007

İyi Fikir!

Betek, Kozyatağındaki binasını, müthiş bir fikirle bir kartela haline getirmiş... Çok ilgi çekici ve hatta faydalı bir çalışma olmuş. Hem onca bina arasında açık alan reklamını en vurucu şekilde kullanmış hem de boya yaptıracaklara güzel fikir veriyor. Ve kesinlikle çok ilgi çekiyor. Ayrıca maliyetinin de çook uygun olduğuna eminim :P
Not: fotoğrafını henüz çekemedim, ama en kısa zamanda çekeceğim...

2 Ekim 2007

Really Good Projectors

video

Deal.no reklam filmi. Nefis olmuş. Ajansın da reklamverenin de eline sağlık...

26 Eylül 2007

Eğitim şart!

"Yapınızın da artık bir "TERZİ"si var" demişler ama sanırım bazı kurallardan bihaberler... Ne bağlaç doğru yazılmış, ne tire kullanılmış... Hadi tire kullanılmamasını tasarım/estetik kaygısıyla açıklayalım da "da"nın bitişik yazılmasına ne diyelim? Bu ilanı yapan vatandaş bir zahmet edip de karıştıramamış mı eski defterlerini, imla kılavuzunu? Bunun açıklaması "tasarım kaygısı" ise bu da biraz mantıksız geldi bana; pek kaygılanılan bir çalışma değil zira sağdaki görsel de bir tuhaf değil mi?
Hadi ajans sundu bu çalışmayı, peki firma nasıl kabul etti?
Benim anlamadığım olay şu: Herkesin ama herkesin reklam/pazarlama/halkla ilişkiler faaliyetleriyle ilgili söyleyecek bir sözü var. Herkes bu işi "sahiplerinden" daha iyi bildiği iddiasında. Peki öyleyse neden böyle kötü işler bu kadar çok çıkıyor? Sadece bu ilan ya da şu ilan için söylemiyorum bunu. Daha bir çok kötü iş var ortalıkta; etkinlik, tasarım, organizasyon vb. konularında da. Ama herkes mükemmel iş yaptığı/işi en iyi bildiği iddiasında. Aslında memlekette keşke herkes istediği okulu okuyabilse de aldığı eğitimi işini yaparken kullanabilse. Okullu-alaylı olayı değil anlatmak istediğim. Ama bir iş yapılıyorsa, işin eğrisi-doğrusu öğrenilmeli. Bu devirde, "iletişim çağında", el yordamıyla iş yapmak doğrusu bana pek akıllıca gelmiyor...

Ama olmamış ki...

Sektörel bir dergide yayınlanan ilan. Zemindeki renk kötü, koca kel bir kafa üzerinde bir termos ve göz kırpan yarım kafalı bir adam. Kel adam o binada yaşıyor ama yapı da bir tuhaf. Turuncu incecik çatı, sarı dümdüz bir bina. Ve firmanın kurumsal renklerin de de sarı yok anladığım kadarıyla. Ürünü, logoyu çağrıştıracak bir renk yok ortada. Yani daha espirili bir konu olsa anlarım tabii de bu ilanda cok itici geldi bana. Üstelik metin kısmında da kocaman olumsuz bir sözcük: "kullanılmamıştır" Olmamış ya. Zorlamışlar çok.
Bu arada bu anlamsızca kesilmiş insan olayının bana çok itici geldiğini farkettim bir anda. TV'de de sıkça yayınlanan bir reklamda sadece eller piyano çalıyor, birşeyler yapıyor ya; o da çok itici geliyor bana. Niye bileklerden kesik ve bileklerin üstü beyaz?!

Kirpicikler

Büyükleri de son derece şeker bence ama şu yavru kirpiciklere bir bakın :))

24 Eylül 2007

Yaya Geçidinde MINI!

Açık alan reklamlarında yeni eğilim yaya geçitlerini kullanmak sanırım. Diğerine göre daha başarısız bir örnek...

Herşey Vatan İçin...

Haftasonu Bursa'ya gittim. Klasik yolumu kullandım; önce denizotobüsü ile Yalova, sonra da şehirlerarası otobüs ile Bursa... Giderken arkamda bir anne, bir baba ve askerden izne gelmiş oğulları oturuyordu. Belli ki bol muhabbetli bir aile; asker anlatıyor 1 aylık askerlik anılarını, baba ve anne de heyecanla onu dinliyor, sorular soruyor. Ben de "kulak misafiri" oluyorum tüm konuşmalarına. Bir ara anne oğluna:
"Eve gidince, sen giderken balkona astığımız bayrağı içeriye alırız, sen bayrağımızı öpüp kaldırırsın; asker ocağına dönerken de tekrar öpersin bayrağımızı asarız. Hayırlısıyla Erzincan'dan dönünce de tekrar alırız içeriye."
Hala o cümleleri düşününce içim ürperiyor.
Milletçe çok değer verdiğimiz, uğrunda canımızı, hatta evlatlarımızın canını düşünmeden feda edebilmeyi göze aldığımız kavramlar var. Bu bizler için yaşam biçimi. Ama böyle bir milletken nasıl bu durumlara geldik işte onu anlayamıyorum..

21 Eylül 2007

Adem ile Havva

18 Eylül 2007

Tango Scent of a Woman Al Pacino

Ben tangoyu çok seviyorumuşum meğer.. E peki neden hiç dinlemiyor muşum? Bugün sabahtan beri sadece tango dinliyorum. Tam anlamıyla nefis. Bu arada tango diyince "scent of a woman"dan bahsetmemek olmaz tabii. Müthiş film, harika dans.
Not: Tango'nun kelime anlamı "dokunmak" mış galiba(?)

14 Eylül 2007

Tadilat mı?!

Evde tadilat yapmaya karar verdik. Daha doğrusu karar vermeye karar verdik gibi birşey oldu. Yapacaklarımızı listeledik, öncelik sıralarını belirledik ama detaylar konusunda takılıp kaldık. Bir adım atamıyoruz şimdi. Örneğin eve boya yaptıracağız ama renk konusunda kararsızız. Hem halıya uymalı, hem perdelere; bu sırada koltuklar kaplanmalı ama hem duvara hem perdeye hem halıya uymalı. Bu sırada bir içki dolabı almak istiyoruz ama bu sefer de yeri problem... Bu arada odaların zemininin değiştirilmesi gerekiyor ama evin diğer yerleri ile aynı rengin bulunması ve bu işlemin boyadan önce yapılması gerek. A bu arada bu kadar yavaş hareket ettigimiz icin mevsim değişiyor, bu olaylar kışın nasıl yapılır, o da problem... E bu kadar ayağa kalkmışken, tekrar oturup 2008'i de beklemek istemiyorum... Yani kısaca kafamız oldu 1 ton! Tüm eşyaları atıp, yeni bir eve geçmek daha kolay olurdu... Ya da TV'de dekorasyon programı yapan dekoratörleri arayıp kaderimize razı olmak!

11 Eylül 2007

11 Eylül

O günü hiç unutmayacağım. 11 Eylül 2001. O sabah nedense geç kalktık, kahvaltı için hazırlık halindeydik. Telefon çalmaya başladı sabah sabah deli gibi. İlkim'miş... Çılgın gibiydi sesi. İyi misiniz, çok korktuk, orada değildiniz di mi gibi enteresan cümleler kuruyordu arka arkaya. O anda televizyonu açmak geldi aklımıza. Ve işte o görüntüler karşımızdaydı. Koca WTC yerle bir... Her yer toz duman; insanlar ölü, yaralılar şaşkın, kalanlar sağa sola koşuşturuyor... Herkes çığlık çığlığa... Telefonu kapattık. Şok hali. TV'yi seyrediyoruz. New York'a bir kaç saat mesafedeki Salisbury'deyiz. Ne yapmamız gerektiğini bilmiyoruz. Telefonlar gelmeye başlıyor; Türkiye'dekiler bizi çok merak ediyor, bütün dünya Amerika'yı...
Evimizin hemen üzerinden uçaklar uçuyor, sokaklar bomboş, kimse kıpırdayamıyor.
Sonra DC'den geliyor bir haber. Amerika'nın beyni Pentagon'a da olmuş bir başka saldırı. Dehşet anları.
Ve elektrikler gidiyor. Korku. Saatler sonra elektrikler geliyor, tekrar gidiyor, gece yarısı yine geliyor. TV'de aynı görüntüler... NY'taki çarpma anı. Ama ne bir ölü görüyoruz TV'de ne de kan, acı çeken insan. Sadece toz duman, kurtarma çalışmaları yapanlar ve ne olduğuna dair bilgiler ya da senaryolar var ekranda.
Bir kaç gün sonra suçlular, olanlar, herşey açıklanıyor ama hala bir çok senaryo var gündemde.
Ne olduğundan emin değilim ama emin olduğum birşey var; çok insan boşu boşuna öldü, çok insan acı çekti ve hala çekiyor ve çok insan çok büyük korku yaşadı.

7 Eylül 2007

Kediciğe ev bulduk!

Sonunda oldu! Beyaz kediciğe Antalya'da bir ev bulduk. Dün akşam uçağa bindi, gitti yeni evine. Artık bacaklarındaki yaralar iyileşecek, tüyleri güzelleşecek, şişmanlayacak en önemlisi sevilecek. Telefonla görüştüm sahibiyle, öyle şeker ki. Şanslı kediymiş aslında. Belli ki yeni sahibi eskisinden daha çok sevecek onu.
Biz, evde bile bakamadığımız, sadece bahçede ilgilenebildiğimiz bu minnoştan ayrılırken bile bu kadar üzülürken, millet evindeki kedi-köpeği sokağa nasıl atıyor hala anlayabilmiş değilim.
Neyse. Deniz yıldızı hikayesi misali bir kedi için daha "farketti." Darısı kalanların başına...

31 Ağustos 2007

Alaçatı fotoğrafları

Sokağa atılmış yavru Van Kedisi

Küçük beyaz bir kedicik. Van kedisi. Ürkmüş, arabaların altında yatıyor. Vücudunu yalamış, yalamış, tertemiz yapmış ama başını ellerini kullanarak temizlemeyi henüz öğrenememiş. Bacakları yara içinde. Beyaz kedilerin hassas oluşları nedeni ile egzama olmuş ve bunları yalamış, iyice yara yapmış. Yaralar nedeniyle çok rahat yürüyemiyor, koşamıyor. İnsanlara, evlere alışkın. Eve girmek istiyor, insanlar onu sevsin diye yanlarına gidip bekliyor. 4-5 aylık olduğunu tahmin ettik "Beyaz"ın.
Sahibi bir gün taşınmaya karar vermiş ve taşınırken de onu sokağa atmış. Nasıl bir vicdan küçük bir kediyi atabilir ki sokağa? Nasıl bırakır gider? Gitmiş.
Veterinerimiz geldi baktı, bacaklarındaki yaralar için ilaçlar yazdı. Kullanıp iyileştirmeye çalışıyoruz. Mama veriyoruz, su veriyoruz ama onun ihtiyacı olan bir ev. Umarım buluruz, aklınızda olsun...

29 Ağustos 2007

Tesadüf!

AA! tesadüfe bakın!!! Benim Brezilya'daki uygulamasını pek beğendiğim çalışmayı Yapı Kredi de pek beğenmiş anlaşılan :P
Hürriyet'te haftasonunda yayınlanan ilanları...

27 Ağustos 2007

iyi fikir!

Brezilya'da bir alışveriş merkezi önündeki yaya geçidi. Üstten bakınca gerçekten çok iyi bir fikir. Çok ilgi çekici. Ama arabanın içindeyken ya da ışıkta beklerken nasıl görünür bilemedim. Yani yayalar eğile büküle "shopping center" yazısını okurlar mı? Ya da şoförler ön camdan barkodun sadece küçük bir kısmını görünce, bekledikleri 20 - 30 saniye içinde "aa ne iyi fikir, bir alışverişe gideyim bari" derler mi? Bir de bu memlekette buna nasıl izin alınmış trafikten? Yani fikri gerçekten çok beğendim ama etkisi konusunda şüplelerim oldu buraya yazarken...

22 Ağustos 2007

Alaçatı

Taş yollar, taş evler, dinginlik içindeki tuhaf hareketlilik, sadelik, harika yemekler, sakızlı kurabiyeler, nefis kokular, mavi-beyaz, ege insanı ve daha bir çok detay...
Dilek, Nil, Deniz ve ben. Altı üstü iki gün geçirdik Alaçatı'da ama hepimizin aklı hala orada. Merkezde Sailors Meydan Otel'de kaldık. 5 odalı küçücük bir pansiyon aslında. Ama herşey öyle şık, öyle hoş, öyle sade ki pansiyon demeye dilim varmıyor. Çalışanlar da pansiyon kadar hoş ve candan. Otelin altındaki Orta Kahve, nefis bir kahvaltı için birebir. Hemen karşı köşede Köşe Kahve'de kahvenin ve pastaların mis kokusu tüm sokağa yayılıyor. Pasta yemeğe, kahve ya da limonata içmeye doyamıyorsunuz. Lavanta kokuları geliyor sokaktaki satıcılardan ya da masaların üzerindeki vazolardan. Herkeste aynı huzurlu yüz, gülümseme. Yemekte kabak çiçeği dolması, deniz börülcesiyle birlikte içtiğimiz Alaçatı şarabının tadı damağımda...
Evet kesinlikle tekrar tekrar, sık sık, Alaçatı'ya gitmek istiyorum. Yine Sailors otel de kalmak, o sokaklarda bir aşağı bir yukarı yürümek, ne yesem, ne içsem, ne alsam diye düşünmek istiyorum...
Not: Çektiğimiz fotografları en kısa zamanda bloguma koyacağım...

Gidecek yerim yok...

Bence de gerçek yüzlerini yavaş yavaş göstermeye başladılar. İşte, oy toparlarken "Herkesi kucaklayacağım" diyen, işler yoluna girince farklı görüşlere "git" diyen "demokrat" başbakana, en sevdiğim köşe yazarlarından Bekir Coşkun'un cevabı. Uslubu da, adabı da, edebi de herzamanki gibi çok doğru.

Bekir Coşkun'un 22.08.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi yazısından:
Gidecek yerim yok...SABAH sabah bizim Uğur Ergan aradı, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği ile konuşmuş.

Uğur "Abi Başbakan’ın ’çek git’ ikazı üzerine BM Mülteci Yüksek Komiserliği ile görüştüm. Türkiye’den kovulma haberini gösterirsen seni mülteci kabul edecekler. Ama bir de işkence-mişkence gibi, darp izi var mı diye soruyorlar..." dedi.

Uğur’a "var" dedim.*Aslında gidecek yerim yok.Ben başka hiçbir ülkeyi sevmedim.Bu yurdun taşını, toprağını, sulaklarını, denizlerini, ırmaklarını, yaylalarını, kedilerini, kirpilerini sevdim, tanıksınız.Bir dal kesildiğinde yanarım..Ama orman alanını kaçak ev yapan, bana "Bu ülkeden çek git" diyor. Bir yeşil alan yok edildiğinde çığlık attım, canım yandı, ormandaki bir vaşak öldürüldüğünde oturup ağladım.

Ama ormanları "2-B arazisi" diye satmak isteyen Başbakan bana ve benim gibi düşünenlere "Çekin gidin" diyebiliyor.*Ben bu ülkeyi severim.Amerika’da okuyan kızlarım yok.Oğluma Washington’da iş vermediler. Kimse benim için yabancılara gidip "Delikten aşağı süpüreceğinize kullanın" da demedi, dedirtmedim.
Ben bu ülkeyi severim.Devrek 125’inci alayda askerliğimi yaptım.Nöbet tuttum.Mataramı parlattım, potinlerimi kaybettim.Askerlikten kaytarmak için rapor-mapor almadım.
Ama Başbakan "Çek git" diyor.Gidemem.Doğrusunu isterseniz bu toplumun göz göre göre dinimizi siyasete alet edenlerin peşine takılması, boşa giden yazılarım, o yalnız kalma duygusu...

Bunların tümü canımı yaktı ve sevgili Uğur’a "Darp izi yok da, yürek yarası olur mu?" diye sordum.Olsa da, olmasa da...

Benim gidecek başka bir yerim yok...

10 Ağustos 2007

kısa bir ara...


9 Ağustos 2007

The Best of Cool Signs

Bir forward mail ile geldi bu ilan. Doğru mudur, yanlış mıdır bilemem ama 2006 yılı "The Best of Cool Signs" imiş..

3 Ağustos 2007

Yıldönümümüz


yüzümüz hep gülsün, nice 7 yıllara...

30 Temmuz 2007

Coca-cola Ads

Colaya taktım şimdi de... İlanların güzelliğine bakın!

25 Temmuz 2007

Siz de çiçek gönderin


Özel günlerde e-card göndermekten bıkmıştım artık. Eğlenceli bir site keşfettim az önce: http://www.flowers2mail.com/ E-card yerine çiçek gönderiyorsunuz; üstelik çiçekleri, vazoyu, vs. siz seçiyorsunuz.

24 Temmuz 2007

Yaz ayları coşkusu

2007 yılında çevremizdeki herkes coştu. Çiftler hayatlarında değişikliğe gitme kararı verdiler ve çoğu da bunun için yaz aylarını seçti. Ben de yaz organizasyonlarını herzaman daha çok sevmişimdir. Aktiviteler açıkhavada daha güzel, eğlenceli oluyor, gelin-damat fotoğrafları bile yaz aylarında daha hoş görünüyor.
Benim gibi düşünenler çoğunlukta demekki ki yaz başından beri herkeste bir telaş, bir heyecan, bir hazırlıktır gidiyor. Kimi gelinlik peşinde, kimi evlilik teklifi için mekan arıyor, kimi bebek için tatlı bir telaşta... Yaz başından beri 4 çift evlendirdik, 1 nişana katıldık ve bir bebek haberimiz oldu. Ama katılacağımız törenler bunlarla da sınırlı değil...

Aslı-Can'a, Alper-Nuriş'e, Sipahi-Sanem'e, Cem-Özlem'e eşleriyle; Özlem-Engin'e de doğacak bebekleriyle birlikte sağlıklı, mutlu bir yaşam diliyorum..

20 Temmuz 2007

Coca-cola yıktın beni!

Benim için hayatta tek bir "Cola" markası vardır. Elbette Yani alınmasınlar ama nedense Pepsi'ye, Cola Turka'ya vb. içecek grubuna "Cola" diyemiyorum. Cola demişsem tek bir markayı kastediyorum: Coca-Cola. Bir yerde Cola içilecekse ve Coca-Cola yoksa illaki başka bir içecekten yana kullanırım tercihimi.
Cola ile ilgili ürünler de çok ilgi çekici gelir bana hep. Ciddi bir koleksiyoncu olmamakla birlikte alırım üzerinde olan ürünleri. Mesela evlenirken ilk aldığımız mutfak eşyalarının arasında Coca-cola bardakları vardı ki hala colayı onlarla içeriz. Colanın reklamlarını da genellikle beğenirim, yeni bir reklam filmi varsa mutlaka birkaç kez izlerim, web sitesini takip ederim. Sadece ramazan ayında yaptıkları reklamlardan pek hoşlanmam, genellikle başarısız geliyor bana. Ama onun dışında genelde çok çok başarılı buluyorum tüm pazarlama faaliyetlerini. Ancak gelmek istediğim nokta şudur ki Müslüm Gürses'e 'bırrrr' dedirterek beni çok hayal kırıklığına uğrattı sevgili Coca-cola. Hatta sadece beni değil bir çok coca-cola sever ve coca-cola reklamseveri de. Nil, ilk seyrettiğinde, gecenin köründe, SMS göndermiş bana: "Gördün mü colanın reklamını? Korkunç!"
Reklamda ünlü kullanmak tabii ki etkili yöntemlerden biri. Ama coca-cola imajıyla daha örtüşen biri olamaz mıydı bu? Müslüm Gürses, Teoman'ın şarkılarını söylese de, açıkhava konserlerine jiletçi gençliğin tam tersi insan topluluğu gitse de Müslüm Gürses bence Müslüm Gürses'tir. Arabeskte çok iyi olabilir (bu konu hakkında fikir yürütemeyeceğim malesef!) ama bu adamın bir imajı, geçmişi, tarzı var. Coca-cola ile nasıl bağdaştırılmaya çalışılıyor ki? Ha, mesele reklam hakkında konuşturmaksa, son derece başarılı oldular. Genel kanaat reklamın iyisi kötüsü olmaz yönünde olsa da bence reklamın iyisi kötüsü olur! Bu da kötüsü olmuş...




16 Temmuz 2007

The Animal Rescue Site

http://www.theanimalrescuesite.com/clickToGive/home.faces?siteId=3 Bu siteye yıllardır girer-çıkar, tıklar dururum. Sitede hayvanlar, açlık, çocuk sağlığı, göğüs kanseri, yağmur ormanları ve okur-yazarlık için farklı sayfalar var. Reklamverenler her sayfanın tıklanması karşılığında para ödüyorlar. Bu para da yukarıdaki konularda ihtiyacı olanlara yardım edilmesini sağlıyor. Öyle umuyorum yani.
Gün içinde bunalmış, daralmış, hayatı sorgular ve yapabileceklerim bu mudur diye kendi kendimi yerken, en azından bu siteye girip tüm sayfaları tıklıyorum. Dedikleri işleri yapıyorlar mı bilmiyorum ama en azından birşey yaptığını söyleyen birilerine ben de birşeyler yapmış oluyorum. Tavsiye ederim, çok ufacık birşey bile olsa, güzel bir his...

9 Temmuz 2007

Kargaların cenaze töreni

Geçen gün yazdığım kargalar meğer toplantıda değil cenaze törenindelermiş!!! Ofisin arka tarafında rahmetlinin cenazesini gördük bu sabah. Demek ki yanılmamışım, durum değerlendirmesi yapıyorlarmış. Belki de önemli bir kargaydı ölen.
Ne ilginç hayvanlar gerçekten şu kargalar. Yaptıkları şimdi daha anlamlı geliyor. Önce toplandılar; başsağlığı dileklerini kabul etti aileden birileri! Sonra dağılıp küçük gruplar halinde dolaştılar; burada da görüş bildirdiler birbirlerine. Sonra hepsi dağılıp gitti. Şimdi ara sıra gelen karga oluyor, sanırım onlar da ziyarete geliyor rahmetliyi. Yalnız işin bir ilginç tarafı daha var, bu karga Cuma günü öldüyse cesedi hala nasıl burada?! Herhangi başka bir hayvan ölse, kargalar bir saat geçmeden üşüşürler başına! Kendi ölülerine saygı da var yani...
Bu arada küçük çaplı araştırmama göre kargalar 100 yıl yaşamıyormuş. Yaklaşık ömürleri 10 (+/- 2-3) yılmış..

6 Temmuz 2007

Karga karga gak dedi


Birkaç sene önce uğradığım karga saldırısı sebebiyle biraz korkarım şu karga milletinden. Yaz aylarında da balkon delisi Rita ile husumet içinde olurlar. Karşıdaki çatıdan avaz avaz bağırırlar ve Rita'ya birşey yapacaklar diye panik halinde balkona koşmakla geçer tüm yaz. Bakışları çok sinsi, kinci geliyor bana.
Ama şu sıcak havada ofisin bahçesinde hallerini görünce üzüldüm valla. Ne yapacaklarını bilmez haldeler. Tam olarak ne yaptıklarını anlamadık, toplantı (!) gibi birşey yaptılar once:) sonra gruplara ayrıldılar, kimi durum değerlendirmesi yaptı, kimi kanatlarını açıp dinlendi. Sonra dağılıp gittiler hep beraber. Tuhaf hayvanlar ya!
Hamiş: duyduğuma göre yürüyebilen tek kuş cinsi kargaymış..

5 Temmuz 2007

Her koşulda tek geçerim: m-m's

Çikolataya çocukluğumdan beri bayılırım. Hemen hergün mutlaka çikolatalı birşeyler yerim. Ama hayatta hiç bir çikolatayı ya da çikolatalı drajeyi m-m'se değişmem! Renklerine, şekline, ambalajına, imajına ve kesinlikle tadına bayılıyorum! Her seferinde satılan en büyük boyundan alıyorum. Yemeyi ancak midem bulanınca bırkabiliyorum! Yerken biri görüp de istemesin diye herkesten gizli yiyorum; durum o kadar ciddi ki MnM'lerimi Deniz'le bile paylaşmak istemiyorum! Hatta MnM'lerimi öpmek istiyorum!!! Ve işte yine kriz geliyor, yazdıkça yine yemek istiyorummmm!!!

3 Temmuz 2007

Votka+bira=Moskova

Rusya deyince içki olarak votka geliyor insanın aklına doğal olarak. Ama sadece votka değil onların olayları! Gözlemlediğim kadarıyla akşam saatlerini votka ile günün diğer saatlerini de bira ile değerlendiriyorlar. Votka sek içiliyor, öyle meyve sularıyla karıştırmak, buz atmak falan yok. Bir dikişte bitireceksiniz zehir gibi votkayı! Hepsi aynı usulde ve çok rahat içiyor. Ama yine de şehrin dört bir tarafında votka reklamından çok bira reklamı var. Hemen hemen 3 billboarddan biri mutlaka bir bira afişi. Memlekette bu kadar reklam olunca insanlar bira içmeden de duramıyorlar sanırım. Hoş biz de pek duramadık ama onlar kadar da abartamadık! Kahvaltıda omletin yanında içenden tutun, çocuk parkında çocukları sallarken içenlere kadar, tuhaf bir bira tutkusu var Moskovalılarda.
Bizim favorimiz: бочка... Bence siz de bir deneyin!

Gezdim, gördüm, geldim...

Takıldım Deniz'in peşine, gittim Moskova'ya... Yaz tatili için biraz ters bir yer gibi görünse de ben pek memnun kaldım bu seyahatten. Gezdim, gördüm geldim.
Şehir olarak tam hayal ettiğim gibi Moskova. Çok ihtişamlı yapılar, kiliseler, konutlar, akıllara ziyan metro ağı, geniş sokaklar, bol şeritli caddeler, kalabalık... Nereye bakacağını, neyin fotoğrafını çekeceğini şaşırıyor insan. Şehir oldukça düz bir arazide kurulu. Kızıl Meydan'ın olduğu alan şehrin merkezi olarak alınıyor; otoban, metro o merkezin etrafında tüm şehri çevreliyor. Turistlerin mutlaka ziyaret ettiği Ivan Tepesi, Arbat ve elbette Kızıl Meydan gerçekten büyüleyici. Yapılar öyle güzel ki herhengi bir konut bile kesinlikle fotoğrafı çekilmesi gereken bir yapı gibi duruyor. Yollar tertemiz, her yer park, parklarda hep orman, hava mis gibi... Şehre hayran kalmamak elde değil!
Ama Ruslar (ya da belki de Moskovalılar demeliyim!) beni kesinlikle çok şaşırttı. Bu kadar güzel bir ırkın hiç bu kadar kaba olacağına ihtimal vermemişim. Birbirlerine, turistlere karşı son derece ilgisiz ve hatta duyarsızlar. Asla İngilizce konuşmuyor ve ilginçtir çoğu turistik yerde bile İngilizce yazmıyorlar. Yani koca şehri içgüdülerinizle dolaşıyorsunuz! Dil konusunda çok iddalı olan Deniz bile 1 hafta içinde sadece Rusça okumayı başardı, anlama ve yazma henüz tam değil!!!

22 Haziran 2007

Saksıdaki Kedi!

İşte bizim ofiste yaşayan çılgın miniğin yeni yatağı... Bu sıcakta, ofisteki en sıcak noktada, bir saksının içinde uyuyor!

14 Haziran 2007

Polisan ile..

Polisan'ın yeni dönem ilanı... Beni çocukluğuma götürdü. Boya-badana yapılalı 2 gün olmuş evimizin duvarlarını, o zamanın en meşhur boyası dyonun müthiş jingle'ı eşliğinde, derin anlamlarla yüklü, sanatsal çalışmalarla süslemiştik. Sanatsal çalışmaların annemler tarafından keşfedilmesi ve sonrası pek eğlenceli olmasa da icraat sırasında müthiş keyif aldığımı hala çok net hatırlıyorum.
Bu ilanı hazırlayan ekibin de sanırım boyle bir anısı var. İlan benim çok ilgimi çekti. Sektörel bir yayında karşılıklı iki sayfa kullanmaları da bence etkiyi bayağı artırmış. Slogan güzel, fotoğraf güzel. Yani ilan çok hoş. Ama o duvarlar neden oyle bir yeşile boyanmış anlayamadım! Daha güzel, etkili bir renk kullansalardı bence daha fazla insanın ilgisini çekeceklerdi...





1 Haziran 2007

Shubuo Buradaydı!

2003 yılında çok iyi bir kampanya, anormal bir bütçe ile inlettiler yurdumu. Haftalarca teaserları konuşuldu, nedir bu, ne işe yarar diye.. Sonra çıktı Shubuo meydana. Turkcell'in bir ürünü. Ama tam bir fiyasko! Para tuzağı dendi, altında başka şeyler var dendi, daha bir sürü şey dendi. Çok konuşuldu. TV reklamları çok başarılıydı, radyo, gazete, açık alan, her mecrayı kullandılar. En geniş dağıtım ağı ile çalıştılar. Ama gel gör ki ürün bir işe yaramıyordu. Tüm pazarlama çabalarına rağmen olmadı.
Nedense bu sabah aklıma geldi shubuo. Web sitesine girdim: http://www.shubuo.com/index.htm, o bile yok artık. sayfayı açınca Turkcell-im'e yönlendiriliyorsunuz. Turkcell-im de shubuo'dan pek farklı değil aslında! Hemen hemen aynı hizmetleri veriyor. Ama Turkcell bu sefer daha temkinli bir pazarlama yapıyor. Yine pazarlama için epey para harcıyorlarsa da tüketicinin beklentilerini Shubuo kadar yükseltmedikleri için turkcell-im sanırım yavaş adımlarla ilerleyip daha uzun ömürlü olacak!

31 Mayıs 2007

Suyunu Boşa Harcama!

Yağışsız kış geçirdik ve kurak bir yaz kapıda. Heryerde barajların yarı boş olduğu, suyu çok dikkatli kullanmamız gerektiği sesleri yükseliyor. Bizim sitede de tedbir alındı, bahçe sulama işleri için yeni bir program oluşturuldu, hidrofor için yeni çalışmalar yapıldı vs. vs... Birçok kişiden de alınan tedbirleri duyuyorum. TEMA'da elbette bu iş için bir site hazırlamış: http://www.suyunubosaharcama.org/ introsundaki su sesi çok sinir olsa içerik ilgi çekici. Ne kadar su harcadığını, sudan nasıl tasarruf yapabileceğini anlatıyor. Barış Manço'yu izleyerek büyüyen çocukların diş fırçalarken asla musluğu açık bırakmayacağını bilsem de; onu izlemeden büyüyenler için etkili bir kampanya olacağını düşünüyorum. Bu kampanya üzerine daha çok gidilmeli bence.

24 Mayıs 2007

The Marmara Antalya

Peki ben bu otele bayılmaz mıyım? Hersey ilgi çekici. Baktığım her noktada bir ayrıntı var. Ama ayrıntı kalabalığı değil bu asla. Hatta bir sadelik, birseyleri başka şeyler yerine kullanmanın ilginç güzelliği var. Odalarda; tavanda sıva var, yerlerde halı yok. Banyoda benim asla biraraya getirmeye cesaret edemeyeceğim renkler bir arada, küvette duşakabin değil pembe banyo perdesi kullanılmış. Otele 7. kattan giriyor, lobby için 6. kata iniyorsunuz. Çok güzel, özgün, otele, odalara, mimariye hatta personele bayıldım.
Ama birşeyi eleştirmesem olmaz tabii. Bence oteldeki tek sorun yemeklerdi. Değişik mutfaklar, ilginç yemekler beklerdim o otelde; çok klasik hatta lezzetsiz bir menu ile karşılaştım...

14 Mayıs 2007

Yavaşlatılmış Gösterim

Haftasonumun büyük kısmını çok bilmiş 6 yaşındaki yeğenimle geçirdim. İnsan, 6 yaşındaki bücürükten bakın neler öğreniyor. Bir oyunumuz sırasında Tuna bir maç anlatıyor ve ben de ona yorumlarımla eşlik etmeye çalışıyordum. Bir pozisyonun tekrar gösterilmesi gerektiğini söyledi. Ben de "ağır çekimde tekrar izleyelim öyleyse" şeklindeki yorumumu yaptım. Beni hemen düzeltti: Yani yavaşlatılmış gösterimde izleyelim!
Ben ki "Türkçeyi düzgün kullanalım, aman dikkatli olalım" diye kendimi bildim bileli çırpınır, etrafımdakilerin hatalarını düzeltirken; "ağır çekim" yerine "yavaşlatılmış gösterim "demenin çok daha doğru olduğunu minik yeğenimden öğreniyorum.
Kıssadan hisse: bin bilsen de bir bilene danış!

İyi fikir!

Kalecolor'un mutfak ve banyolar için ürettiği neme dayanıklı, alanında tek, yeni bir boya. Ve yandaki fotoğrafta da bence son derece ilgi çekici ve başarılı ilanı. Hedefi doğrudan buluyor, tüketicinin anında ilgisini çekiyor. Boyayla badanayla bu aralar hiç işim yok (çok şükür!) ama benim bile direkt ilgimi çekti. Sloganı da son derece basit, akılda kalıcı: nemelazım! Tebrik ederim, yapanları da yaptıranları da...

10 Mayıs 2007

Türk kahveli cream brulle

Bu tip tatlılar pek bana hitap etmez aslında ama görüntüsüne dayanamayıp yedim bu cream brulle'yi... Gerçekten enfes bir tat! The Marmara'nın aşçılarının ellerine sağlık. Mutlaka deneyin derim...

Yavru deve

Geçen gün yazdığım yazıdan sonra bu deveciği görünce pek sevindim. Nesillerini sürdürebilecek bir canlı daha! Bugün Lebriz'le de konuştuğumuz gibi "herşeyin yavrusu pek tatlı oluyor". Şuna bir bakın :)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails
 
Copyright 2009 mynameismelis