29 Temmuz 2013

Redd-i basit!

Aslında "basit" deyince aklıma ilk gelen Nazım'ın şiiri olur. Basit kelimesi geçtikçe tekrar ederim içimden "basit yaşayacaksın basit, mesela susayınca su içecek kadar basit".

Bu kadar severken ve anlam yüklerken bu şiire aslında en korktuğum insan tipidir "basit" olanlar. Basit yaşayan, basit yaşamaya çalışan değil; kendinden basit olanlar...

Kendince bir çizgisi olmalı insanın bence. Haddini önce kendi bilmeli. Nerede durup hareket edeceğini, kiminle ne konuşabileceğini ve kim olduğunu belki de en önemlisi. "Basit"lik zor bence aslında. İnsanın kendinin farkında olmaması yani. Ama şimdi anlıyorum ki daha acısı çevresindekilerin de bunu görememesi...

Bak blog aslında sana yazdıklarım hep kendime yönelik olur, biliyorsun. Ama canımı sıktı olan biten. Uyuyamıyorum, başka şey düşünemiyorum. Bu durum yeni olmasa da hayatımda bu olanların etkileri bu sefer iyice korkutuyor beni. Hayatımda hep basitlikten, basitlerden uzak durdum ben; rahat etmem yanında; hoşuma gitmez, sevmem. Arkadaşlarını gönlünce seçer ya insan; ben de hep seçici oldum. O yüzden yakın arkadaşım azdır. O yüzdendir seçtiklerim kendime göre dünyanın en iyileridir, yanyanayızdır yıllardır...

Oğlum için de hep aynı düşünceleri geçiririm içimden. Basit yaşayabilsin hayatı ama asla basit olmasın, basit insanlarla da...

Ve şimdi hislerim doğrulanıyor. Kanıtı SMS olarak geldi. Haddi olmayan, kendini bilmeyen, düşüncelerini, davranışlarını kontrol edemeyen birinden... Herşeyi kaldırabileceğimi düşünürken, bu kadar "basit" bir darbe çok zorladı beni. Ve itiraf ediyorum sana blog; anlayamadığım en önemli noktalardan biri seçimin bu kadar kötü, yanlış olabilmesi. Oğlumun hayatına, benim asla kabullenemeyeceğim birinin entegre edilebilme ihtimali. Kabullenebilme kapasitesine sahipken çok şeyi; işte bunu kabullenmeyeceğim. Kendim için değil, oğlum için kabullenmeyeceğim. Olabilecek herşeye rağmen.

Ve bunca zaman sonra canımı acıta acıta, içimi kanata kanata aklımdan ne geçiyor biliyor musun blog;
demek ki yıllar boşa gitmiş...

3 Temmuz 2013

Bitsen artık diyorum

İtiraf ediyorum, 2013 benim yılım!
İlk 7 ayda boşandım, kaza yaptım, soyuldum.
Kaldı 5 ay...

2 Temmuz 2013

Yine aynı talep...

Bana yine şans, başarı dilekleri, olumlu enerji, güzel yıldız konumu vb ne varsa lazım.
Evren, insanlık lütfen duyun beni...



Sonrasında tatile gidip enerji toplayıp bütüüün olmumlu enerjiyi ben de göndereceğim söz!..

28 Haziran 2013

Küsmek nedir bilir misin?

Nazım Hikmet yazmış, ne güzelmiş... Hem de küsmek hiç adetim olmadığı ve küsenlere de hayret ettiğim halde...


Küsmek nedir bilir misin?..
Küsmek dürüstlük'tür
Çocukçadır ve ondan dolayı saf'tır
Yalansız'dır
Küsmek; seni seviyorum'dur...
Vazgeçememektir.
Beni anlatır küsmek.
Kızdım ama hala buradayımdır, gitmiyorumdur, gidemiyorumdur.
Küsmek; nazlanmaktır, yakın bulmaktır, benim için değerlisindir.
Küsmek, sevdiğini söyle demektir...
Hadi anla demektir...
Küsmek; umuttur, acabaları bitirmektir, emin olmaktır...
Yani, diyeceğim o ki:
Ben sana küstüm...

18 Haziran 2013

Today's oscar goes to...

Yüzüme susanlardan,konuşmayı öğrendim.


Özdemir ASAF



13 Haziran 2013

Geçti, geçti...

Kızgınlığım, kırgınlığım yine geçti.
Döndüm işte yine normale.
Yeni heyecanlar bile geldi oturdu içime...
Bu "enerji" işine örnek olmak için aday gösteriyorum kendimi!
Olumlu olunca, olumlu yaşanıyor :)


10 Haziran 2013

Yayınlayabilecek misin bakalım

Bugün bitse, yarın ve hatta bu yıl bitse...
Demir'in her anının kıymetini bilsem ama başka birşey yaşamasam.
Hayal ettiklerimin içine düşsem, kabus olanlar bin yıl uzağa gitse.
Ben, ben olarak kalsam ama sırtımdaki yükleri kenara bırakabilsem.
Yaşadığımı sandığım hayatım olsa yine üzerine çilekle çikolata eklense...
Bilmediğim yerlerden soru gelmese ya da artık sorulacak sorular üzerine yaşam kurmasam
Şükrettiğim herşey yanımda kalsa, gitmesini istediklerim milyon km uzağa.
Dengesiz ruh halim benden uzaklaşsa, herkesin gördüğü yüzüm gerçek olsa.
Bunları itiraf ettiğim için kızmasam kendime, yayınla ikonuna basabilsem....

Zihin

Bazen okyanusta yüzüp derede boğulduğumu hissediyorum.
İnsan zihni ilginç algılıyor.
Büyük şeyler canımı artık hiç acıtamazken küçücük detaylar bir anda içime işliyor.
Herşeye ama kesintisiz, en büyükten en küçüğe herşeye insan ne kadar sürede alışıyor?

6 Haziran 2013

Kaldırım Taşları

Gecelerdir iyice uykusuzum. Zaten sapıtık olan uyku düzenim Gezi olayları ile birlikte hepten zıvanadan çıktı.
Facebook, Ipad, TV ne varsa sabahlara kadar açık.

Dün gece ilk kez başka bir kanala takıldım, facebook ve twitterı kapattım ve yine Issız Adam'ı seyrettim. Yine söylendim söylendim ve yine bitişinde deli gibi ağladım! Uzun zamandır ağlamıyordum, bi tuhaf geldim kendime...

Ve dün uzun süredir kendimi çok geliştirdiğimi sandığım bir konuda pek de geliştirmediğimi duydum birkaç ağızdan. Olumsuz düşünmemek için de deli çaba sarfetsem de bir arpa boyu yol aldığımı görmek çok üzdü beni.

Dün bir süredir yoğun olarak hissettiğim bir duygunun aslında o kadar da yoğun olmadığını anladım.

Yine dün kankamın analizi ile benim de katıldığım şekilde bilinçaltımın bariz biçimde bilinç üstünü etkilediğini ve tavırlarımı bilinçaltıma göre geliştirdiğimi hissettim. Bilinçaltım hazır olunca - ki hazır olmak üzere- bazı şeyler değişecek galiba... Çağırıyorum artık...

Ve dün gece gördüğüm o minik kız elbiseleriyle içimdeki heyecanın ve dibindeki korkunun farkına vardım. Bugüne kadar büyük adımlar hep benden geldi, jak sabitti genelde. Şimdi koca bir adım geliyor ondan. O değişecek, hayatı, bakış açısı, herşeyi değişecek. O bunun farkına varmayacak ama ben bileceğim. Hayatının belki de en anlamlı zamanları başlayacak, odağı değişecek. Huyu suyu değişecek. Bende gördüğü hataları o da yapacak. Başkasına kızdıklarını o da uygulayacak. 6 ay kaldı. 6 ay sonra o küçücük kız geldiğinde yanımıza, Demir'in kardeşi olarak büyütebiliriz umarım birlikte. Ve dün farkettim ki o elbiseleri gördüğümde; yeniden teyze olmanın, o heyecanı, o korkuyu, o mutluluğu, endişeyi, sevinci, hayalleri yaşamanın tam da zamanı... Demir doğduğunda onların yaralarına ilaç olmuştu. Minik doğduğunda ise bana yeniden bir güneş doğacak...

Gezi Parkı

Bugün Gezi Parkı direnişinin 10. günü...
Ve özet bu:


Umarım birgün herşey çok güzel olacak...

27 Mayıs 2013

Mesaj kaygısı

Bir cümle okudum geçen gün biryerlerde. Özetle şunu söylüyordu; aklından çokca geçirdiğin şeyi öyle çok çağırırsın ki olmaması için sebepler kalkar ortadan.
Başka bir yerde de şöyle birşeyler okudum: sen birini çok düşünüyorsan, onun da seni düşünüyor olması ihtimali çok yüksektir.
Yıllardır ispatladığım bir tezim vardır: Aklımdan alakasız insanları alakasız zamanlarda geçirmem demek; o kişiyi yakın zamanda alakasız bir yerde göreceğim demektir...
Rüyalarda da böyle değil midir, görürsün, gerçekleşir, birşeyler olur... Bilinçaltı...

Peki şimdi yukarıdakileri bildiğime göre; hala kafamın karışıyor olması enteresan değil mi?
Bu aralar bu karışıklık meselesi hoşuma mı gidiyor yoksa.. Rüyada gördüğüm başka şeyler düşündürüyor, aklımdan geçenler bambaşka, "tesadüfler" oluyor mu yoksa ben mi çağırıyorum?

İyi olacak birşeyler, hissediyorum :P

Bu aralar ne kadar takıldım böyle konulara, kendimden şüphe eder oldum. Pek yakında döneceğim özüme blog, endişelenme!

24 Mayıs 2013

Hatırlamalıklarım


İşte bunlar benim hatırlamlılarım... Masamda durup bana hatırlatacaklar artık. Daha eğlenceli çalışabileceğimi ve daha mutlu olabileceğimi. Ve bir de bu halde de başarılı olunabileceğini...

21 Mayıs 2013

Dilek Önder de demiş...

Ben mi bu yazıları buluyorum, bu yazılar mı beni?
Dilek Önder yazmış, 2 gün önce...

......
Aslında pişmanlık işe yaramaz ki!
Zaten pişmanlığın ilki, sonu olur mu?
Bir insan bir şey için kaç kere pişmanlık duyabilir?
İki, üç, dört??
Bence 3-4 arası...
İnsan önce pişman oluyor... Bir süre o pişmanlıkla yaşıyor.
Sonra...
Yaş ilerledikçe, zaman geçtikçe bütün pişmanlıkların yerini, şımarıkça bir hoşgörü alıyor.
Hatta artık yapmadıklarına pişman olmaya başlıyorsun.
Anı olarak anlattıkların...
Hep o pişman oldukların değil mi?

14 Mayıs 2013

Beklenti=hayal kırıklığı

Üzerinde sıkça düşündüğüm konulardan biri oldu bu...
Son zamanlarda tanıştığım, bana düşünmem konusunda yardımcı olan birinden duyduğum ve o anda farketmesem de sonradan aklımda en çok kalanlardan birinin de bu formül olduğunu farkettim.
Beklenti hayal kırıklığı yaratıyor. Beklemezsen mutlu olma ihtimalin artıyor. Beklememek mümkün mü? Zor ama mümkün evet... Deniyorum, bazen oluyor...

İnsan farkında olduğunda bazı şeylerin; daha rahat, daha net bir yaşam çıkıyor karşısına. Bu insanı sıkıntıya sokan değil aksine mutlu eden bir sürece de dönüyor zaman içinde...

Ve farkettiğim bir başka konu ise beni strese sokan şeylerin artık canımı acıtamadığı. Çünkü artık onları bulmaya, çıkarmaya ve atmaya çalışıyorum. Uyumadan önce yapamadıklarımı değil yaptıklarımı düşünüyorum. Bana keyif veren noktaları yakalıyorum. Bu ben miyim?
Evet, ben artık 36 yaşında ben oluyorum...
Daha alacak çok yol var ama kısa yolları keşfetmeye başladım.

20 yıl sonra hatta birkaç yıl sonra insan stres yapan detayları değil, keyif verenleri hatırlarmış. Aynı 10 yıl önce keyif alınan herşeyi hatırladığı gibi...

Bu akşam şarabımı keyifli anları düşünerek içeceğim... 

3 Mayıs 2013

Mayıs

Mayıs geldin mi sonunda? Çok sevindim geldiğine. Yılın en güzel ayları başlıyor bence seninle birlikte.
Hava durumu ile mutluluğun bu kadar bağlantılı olduğu kaç bünye vardır bilmem. Enerjisi yükselen, gülerek uyanan, işleri daha hızlı yapan, herşeyden keyif alan...
İyi ki geldin be mayıs...

30 Nisan 2013

Sorgu sual

Çoğu zaman daha rahat, huzurlu bir insan olmaya özenmişimdir. "Yay"ların aksine sürekli içimde ya yetişmezse, ya olmazsa, ya aksi giderse endişesi var... Sürekli bir telaş ya da faaliyet halindeyim. Kendi yükümden kendim yoruldum.

Bu blog mudur bunları yazma yeri, değil. Ama birincisi canım yazmak istiyor eni konu. Teşhis ettim ya sorunu, üzerine gidiyorum. İkincisi başka yere yazarsam onu da kendime "proje" haline getiririm diye burada yazıyorum. İnsan kendini 30'undan sonra tanımaya başlar; 40'ında oturturmuş ya herşeyi yerli yerine. Ben 36'da tanımaya başladım. Yaşlanmadan bir durak önce oturacak ben de olaylar demek ki...

Eskiden çok komik gelirdi facebookta, orada burada beylik lafları beğenenler. şimdi baktım da ben facebookta gördüğümü blogda paylaşmışım... Kendime yeni mottolar mı bulmaya çalışıyorum nedir, başka ortamlarda da hiç alışkanlığım olmadığı halde uzun cümleler kurmuşum...

Üzerime yük almayı, uğraşmayı hep sevdim aslında. Daha çok iş beni daha mutlu ediyor, gün sonunda. Ama sorgular oldum bunu artık. Hatta danışıyorum güvenebileceğim insanlara, vazgeçebilir miyim acaba diye.

Biraz daha huzurlu bir insan olsam mesela, şunları yazarken aynı anda gelen mailerimi cevaplamaya çalışmasam, diğer dosyaları açıp kapamasam ne güzel olur. Eve gittiğimde aynı anda on işi birden yapmaya çalışmasam; bıraksam bir sonraki güne bazılarını... Yayılabilsem öylesine, boşboş...

Yaşlılığımı düşünüyorum bazen; kimbilir neleri dert edineceğim kendime. Kimbilir uğraşacak neleri bulacağım gece gündüz. Demir'in başına ekşimesem bari sık sık. Benden köşe bucak kaçan bir oğlum olsun istemem. Belki de çare iki evli bir yaşam olur bana. Yazın İzmir mesela, kışın İstanbul'da. Klasik bir Türk yaşlısı olurum; yazın kışa hazırlanan, kışın yaza...




26 Nisan 2013

ve evet...


15 Nisan 2013

Kaldığım yer...

Bu konuyu tekrar tekrar gündeme getirmemeye karar vermiştim aslında.
Ama öyle doğru bir tespit geldi ki yine; analiz konusunda uzman bir arkadaşımdan. Yazmadan geçemeyeceğim. Kendim için yani. Olur da birgün aklımdan çıkarsa; geriye dönüp baktığımda bana herşeyi anlatacak tespiti...

Kahvaltıdaydık. Sonlarına doğru gelmiştik. Konuştuk, konuştuk...

"Verdiğin kararla senin yapmaktan korktuğun buydu; böyle olacağını, karanlığı isteyeceğini biliyordun. Birkaç yıl önce ışığı sen kapatmıştın.Karanıkta yaşıyordunuz.
O hiç kıpırdamadı, konuşmadı, anlatmaya çalışmadı. Sen bambaşka yerdeydin, anlayamadın.
O karanlıktan sıkıldı, kalktı, çıktı. En kolayını yaptı.
Giderken aslında senin için de çok önemli birşey yaptı; ışığı açtı.
Sen artık bildiğim sen oldun. Eskisi gibisin. Sen gibi bakmaya, sen gibi konuşmaya başladın. Sen gibi yaşıyorsun ve davranıyorsun. Şimdi kaldığın yerden devam edeceksin..."


Bu dönemde kimsenin yanımda olmasını istemedim ben. Kimseyle paylaşmak istemedim. Doğru olanın bu olduğuna inanıyorum hala. Bütün bu aylar içinde isteseydim yanımda olacağını bildiğim insanlar yetti bana...

Şimdi, kaldığım yerden devam... 

11 Nisan 2013

Üniversitelere ders önerisi

Bence üniversitelerde kadınlara yönelik bir ders koymalılar.
İş hayatında gözyaşlarına hakim olma, kişisel dertlerini işe yansıtmama, baskı karşısında sinirden ses incelmesi ve buğulu bakışları önleme yöntmeleri.

Bir kadın olarak ben de çok zor zamanlar geçirdim. Sinirden delirdiğim anlar çok oldu. Bas bas bağırdığım da üzülüp büzüldüğüm de oldu. Ama gözyaşlarımı akıttığım çok enderdir.
Kadın-erkek eşit diye geziyorsak; onlar neredeyse biz orada olabiliriz diyorsak kadınca hislerimizi - silahlarımızı bu kadar ortaya dökmesek nasıl olur? İlla ki dökülecekse çaktırmadan yapılsa? Erkeklerin eline koz verilmese olmaz mı?

Git ağla tutamıyorsan, umrumda değil. Ben de ağlıyorum sinirden bazen. Ama kapat kendini bir toplantı odasına orada ağla istediğin kadar. Ortalıkta gözyaşları, selpaklar.... Ne gerek var?!

1 Nisan 2013

Sormadan...

Meşhur Wimbledon'un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi..


Hayranlarından biri sordu.. "Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?"

Arthur Ashe cevap verdi..

... "Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tuttuğum zaman Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Neden ben?' derim?.

Mutluluk insanı hoş yapar. Başarı ışıl ışıl.. Zorluklar güçlü.. Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazi.




Unutmamak lazım...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails
 
Copyright 2009 mynameismelis