7 gencecik insan öldü. Hem de büyük oranda ihmal yüzünden.
Yakasına kıravat takmaktan erinen, o ölen gencecik insanlar daha gömülmeden, ne olduğu, kimin hatası olduğu daha çözülmeden Cuma namazına gitmekten bahseden, kendi üzerine vazife olan işleri bir kenara itip çocukların üzeri çıplaktı diyebilecek kadar ne dediğinden bihaber biri çıkıp olayı değerlendiriyor.
Bu işler bu kadar basit olmamalı. Ortalıkta yüzlerce zehir gibi mühendis boş gezerken, daha olayları değerlendirmekten aciz, yaptığı işin öneminden habersiz, bilgisiz ve bilinçsiz insanlar o görevlerde olmamalı. İnsan hayatı bu ülkede bu kadar hafife alınmamalı...
Mekanları cennet olsun...
3 Ocak 2009
Televizyonda sabah işkencesi
Cuma günü evdeydim. Bir iş gününde evde olmanın büyük mutluluğunu yaşadım. Sabahtan yapmam gereken işleri bitirdim ve saat 11 sularında oturdum TV'nin karşısına. Aksilik ya, film kanallarındaki filmleri ya seyretmişim ya da hiç seyretmek istemeyeceğim filmler var. Açtım tematik kanalları, yine aynı durum; ya seyretmişim ya da hiç ilgimi çekmeyen konular. Kaldım ulusal veya yerel kanalların programlarına. Aslında biliyordum başıma gelecekleri ama bu kadarını gerçekten hayal dahi edememişim. Kadın programları vardı kanallarda ama ne programlar. Bir kere kadın programı olmanın ön koşulu programda birileri göbek atacak. Bu önemli görevi sunucu, program konuğu ya da davetliler ya da hepsi birden yapacak. Programlarda içerik yok. Program konuğunun özel yaşamı (ki dünkü programlada konuk Fatih Ürek, Arto ve ismini bilemediğim ancak aynı kategoriden başka insanlar), yeni albüm çalışmaları ve diğer meslektaşları hakkındaki düşünceleri, içeriği oluşturuyordu. Bir kaç yerel kanalda yemek tarifine de rastladım ki bu bence gerçekten çok daha faydalı bir konuydu...
Azap dolu bir saatin ardından düşündüm. 4 yıl gazetecilik, 2 yıl halkla ilişiler okudum. Türkiye'deki en iyi televizyonculardan, halkla ilişkilerin pirilerinden ders aldım. Televizyon kanallarında hem çok reyting alan hem hiç almayan programlarda, programcılara çalıştım. O zamanlar da da televizyon eğlence aracıdır derdik ama eğitim bu kadar geri planla değildi. En azından seçenek vardı, isterseniz Türkçe'yi doğru konuşan birilerini izleyebilir ya a bir konunun uzmanının görüşlerini öğrenebilirdiniz. Dün seyrettiğim programlarda gece kıyafeti ile sabah programı sunan sunucular kendilerini "uzman", "geliyom, hadee" gibi sözcükleri de normal sanıyorlardı.
Türkiye'deki ev kadınlarının çoğunun o saatlerde ekran başında olması çok normal. Ama o kadar kanalda bir tane mi elle tutulur birşey olmaz! O programcılar, sunucular yaptıkları programları kendi annelerinin, kardeşlerinin seyretmelerin isterler mi? Boş konuşmalardan, göbek atmaktan, çiftleri birbiriyle tanıştırmaktan, bağrış çağrış kavga eden insanları göstermekten ya da manevi sömürü yapan dramaları tüm gün yayınlamaktan daha fazla verebilecekleri hiçbirşey yok mu Türk kadınına? "Milletçe eğitimsiziz, gittikçe cahileşiyoruz" derken hiç m dönüp bakmazlar kendi programlarına?
Bu programlar da olmalı, evet, bunlara da ihtiyaç vardır elbette. Ama bu kadar yoğun değil. Bu kadar basit de olmamalı. Bence her geçen gün daha kötüye gitmemizin sebeplerinden biri de bu. Basitliğin topluma kanıksatılması...
Azap dolu bir saatin ardından düşündüm. 4 yıl gazetecilik, 2 yıl halkla ilişiler okudum. Türkiye'deki en iyi televizyonculardan, halkla ilişkilerin pirilerinden ders aldım. Televizyon kanallarında hem çok reyting alan hem hiç almayan programlarda, programcılara çalıştım. O zamanlar da da televizyon eğlence aracıdır derdik ama eğitim bu kadar geri planla değildi. En azından seçenek vardı, isterseniz Türkçe'yi doğru konuşan birilerini izleyebilir ya a bir konunun uzmanının görüşlerini öğrenebilirdiniz. Dün seyrettiğim programlarda gece kıyafeti ile sabah programı sunan sunucular kendilerini "uzman", "geliyom, hadee" gibi sözcükleri de normal sanıyorlardı.
Türkiye'deki ev kadınlarının çoğunun o saatlerde ekran başında olması çok normal. Ama o kadar kanalda bir tane mi elle tutulur birşey olmaz! O programcılar, sunucular yaptıkları programları kendi annelerinin, kardeşlerinin seyretmelerin isterler mi? Boş konuşmalardan, göbek atmaktan, çiftleri birbiriyle tanıştırmaktan, bağrış çağrış kavga eden insanları göstermekten ya da manevi sömürü yapan dramaları tüm gün yayınlamaktan daha fazla verebilecekleri hiçbirşey yok mu Türk kadınına? "Milletçe eğitimsiziz, gittikçe cahileşiyoruz" derken hiç m dönüp bakmazlar kendi programlarına?
Bu programlar da olmalı, evet, bunlara da ihtiyaç vardır elbette. Ama bu kadar yoğun değil. Bu kadar basit de olmamalı. Bence her geçen gün daha kötüye gitmemizin sebeplerinden biri de bu. Basitliğin topluma kanıksatılması...
Labels:
kadın programları
31 Aralık 2008
Mutlu yıllar

Herkese mutlu yıllar...
Umarım hepimiz 2009'da daha iyi bir yıl geçiririz, geleceğimizle ilgili güzel ve gerçekçi planlar yapabiliriz...
Bir de kendi adıma bu yılın;
daha çok mutluluk ve sağlık getirmesini,
ailemize "yeni bireyin" sağlıkla gelebilmesini,
hayal ettiklerime ulaşabilmeyi,
daha huzurlu günler yaşayabilmeyi,
sevdiğim herkesle çok daha fazla zaman geçirebilmeyi,
şansın daha çok yanımızda olmasını,
bol para kazanabilmeyi ve o paranın tadını çıkarabilmeyi istiyorum...
Labels:
2009 dilekleri
24 Aralık 2008
Kar
Böyle yağmur, çamur olacağına, şu kar lapa lapa yağsa... Ben eve gidiyor olsam, televizyonda bir romantik komedi olsa, battaniyenin altında sıcacık uzanıp, filmi seyretsem, nefis bir meyve salatası yesem... Ahh ah!
30 Kasım 2008
Yol gidenindir...
Bizim memleketteki kadar kötü yol yapımı başka nerede vardır acaba? Aylardır bir yol çalışmasıdır gidiyor ama yol çalışması da sanırım “bilmem kaç kavşak yaptık, hayatınız kurtuldu” çalışmaları kadar başarılı olacak!!!
Bu yıl yaz başında Bostancı – Maltepe (daha ilerisi de olabilir, görmedim) sahil yolunda Karayolları asfalt yenileme çalışmaları yapmaya başladı. Yapacaklar tabii, ne güzel diyorsanız, yanılıyorsunuz. Kaşıkla verip sapıyla göz çıkarmak deyimi bu yol çalışması için çok uygun oldu. Bütün yaz, sahil yolu şeritsiz kullanıldı. Evet. Doğru bu. Oraya şerit çizmek karayollarına zor geldi. Öndeki arabanın arkasına yapışmak suretiyle arabalar kendi şeritlerinde gitmeye çalıştılar, elbette saçma sapan bir çok kaza oldu ve çok daha fazla tehlike atlatıldı. Nedendir bilinmez aylar sonra birinin aklına, sahil yolu gibi bir ana yolun şeritsiz olduğu geldi ve kış başında şeritler çizildi.
Tabii ben daha sahil yolundaki medeniyetsizliğe söylenmeyi bitirmemiştim ki müthiş buluş “metrobüs” yolu çalışmaları çıktı ortalığa. Bu kadar lüzumsuz bir araç yaratma işi bizde olur elbet. Metrobüse yol açmak için gidiş-geliş şeritlerden birini çalmak birinin aklına uygun görünmüş ve uygulamaya başlamışlar. Dünyadaki tüm gelişmiş ülkelerde metro çalışmaları onlarca yıl önce tamamlanmışken bizde metrobüs adında ne idüğü belirsiz bir toplu taşıma ile trafiği biraz daha çekilmez hale getirmek, insanların sadece anayollardan geçecek metrobüse binmeleri ihtimali mantıklı gelmiş... Avcılara gidenler metrobüsle 38 dakika da gidiyor da; başka yerlere gitmeye çalışanlar minmum 1 saat arabanın içinde kıvranıyor. Metrobüs ayrı bir yazı konusu, çok girmeyeceğim ama Pendik-Bahçelievler arasını 2,5 saatte gittiğim günlerde metrobüsü getireni sıkça anmıştım. Bu yolları hergün gitmek zorunda olanların “hayır dualarıyla” mutlu mesut yaşayacaklardır bu fikri geliştiren zihinler.
Ama benim daha da çok takıldığım konu şerit konusu. Yolları yapıyorsunuz, tamam. Metrobüs getirdiniz, tamam. Peki yol yaparken hali hazırda o yolları kullananların can güvenliğini nasıl bu kadar hiçe sayıyorsunuz?
Eski şeritleri silmiyorlar. Siz kendi şeridinizde giderken, bir de bakıyorsunuz önünüzde bir kuka, sizin acilen diğer şeride geçmeniz gerekiyor ama nasıl? Geçeceksin kardeşim! İstanbul’da araba kullanıyorsan ani şerit değiştirme, yandaki arabayla aynaları tokuşturma, öndeki arabanın tamponuna yapışma gibi becerileri edineceksin. Yoksa kullanma. Adamlar bir de şeritle mi uğraşacaklar bizim için?
Bak I. Köprü yoluna. Avrupa’dan Anadolu’ya geçerken dikkatli olmalısın. Yine bir aklı evvel köprünün üzerine tümsek koymayı uygun bulmuş. O tümsekten önce küçücük bir tabela dışında uyarıcı tabelaya da gerek yok elbette. Bileceksin. Motorcuların hayatı tehlikeye griyor o tümsek yüzünden. Ama onlar da motorcu, heyecan arıyorlar nasıl olsa! Hadi tümseği atlattın diyelim bakalım sapaklarda ne yapacaksın? Sol taraf metrobüs çalışmaları sebebiyle daraltılmış. Dikkatli değilsen sağ şeritteki adamın tepesindesin. Sağ şeitteki sağlamda sanıyorsan yine yanılıyorsun, o da sağdaki sapaklardan çıkanlarla her an burun buruna gelebilir.
Peki ama bu nedir böyle?
Çözüm önerim şudur. Karayollarında çalışan herkesi ama herkesi 6 ay yurtdışına eğitime göndereceksin, döndüğünde sınav yapacaksın, hala olmamışsa “kusura bakma” diyerek başka bir yerde görev vereceksin. Ha sınavı kim yapacak derseniz çok başa dönmemiz gerek. Deveye sormuşlar: neren eğri? “Nerem doğru ki?” demiş…
Bu yıl yaz başında Bostancı – Maltepe (daha ilerisi de olabilir, görmedim) sahil yolunda Karayolları asfalt yenileme çalışmaları yapmaya başladı. Yapacaklar tabii, ne güzel diyorsanız, yanılıyorsunuz. Kaşıkla verip sapıyla göz çıkarmak deyimi bu yol çalışması için çok uygun oldu. Bütün yaz, sahil yolu şeritsiz kullanıldı. Evet. Doğru bu. Oraya şerit çizmek karayollarına zor geldi. Öndeki arabanın arkasına yapışmak suretiyle arabalar kendi şeritlerinde gitmeye çalıştılar, elbette saçma sapan bir çok kaza oldu ve çok daha fazla tehlike atlatıldı. Nedendir bilinmez aylar sonra birinin aklına, sahil yolu gibi bir ana yolun şeritsiz olduğu geldi ve kış başında şeritler çizildi.
Tabii ben daha sahil yolundaki medeniyetsizliğe söylenmeyi bitirmemiştim ki müthiş buluş “metrobüs” yolu çalışmaları çıktı ortalığa. Bu kadar lüzumsuz bir araç yaratma işi bizde olur elbet. Metrobüse yol açmak için gidiş-geliş şeritlerden birini çalmak birinin aklına uygun görünmüş ve uygulamaya başlamışlar. Dünyadaki tüm gelişmiş ülkelerde metro çalışmaları onlarca yıl önce tamamlanmışken bizde metrobüs adında ne idüğü belirsiz bir toplu taşıma ile trafiği biraz daha çekilmez hale getirmek, insanların sadece anayollardan geçecek metrobüse binmeleri ihtimali mantıklı gelmiş... Avcılara gidenler metrobüsle 38 dakika da gidiyor da; başka yerlere gitmeye çalışanlar minmum 1 saat arabanın içinde kıvranıyor. Metrobüs ayrı bir yazı konusu, çok girmeyeceğim ama Pendik-Bahçelievler arasını 2,5 saatte gittiğim günlerde metrobüsü getireni sıkça anmıştım. Bu yolları hergün gitmek zorunda olanların “hayır dualarıyla” mutlu mesut yaşayacaklardır bu fikri geliştiren zihinler.
Ama benim daha da çok takıldığım konu şerit konusu. Yolları yapıyorsunuz, tamam. Metrobüs getirdiniz, tamam. Peki yol yaparken hali hazırda o yolları kullananların can güvenliğini nasıl bu kadar hiçe sayıyorsunuz?
Eski şeritleri silmiyorlar. Siz kendi şeridinizde giderken, bir de bakıyorsunuz önünüzde bir kuka, sizin acilen diğer şeride geçmeniz gerekiyor ama nasıl? Geçeceksin kardeşim! İstanbul’da araba kullanıyorsan ani şerit değiştirme, yandaki arabayla aynaları tokuşturma, öndeki arabanın tamponuna yapışma gibi becerileri edineceksin. Yoksa kullanma. Adamlar bir de şeritle mi uğraşacaklar bizim için?
Bak I. Köprü yoluna. Avrupa’dan Anadolu’ya geçerken dikkatli olmalısın. Yine bir aklı evvel köprünün üzerine tümsek koymayı uygun bulmuş. O tümsekten önce küçücük bir tabela dışında uyarıcı tabelaya da gerek yok elbette. Bileceksin. Motorcuların hayatı tehlikeye griyor o tümsek yüzünden. Ama onlar da motorcu, heyecan arıyorlar nasıl olsa! Hadi tümseği atlattın diyelim bakalım sapaklarda ne yapacaksın? Sol taraf metrobüs çalışmaları sebebiyle daraltılmış. Dikkatli değilsen sağ şeritteki adamın tepesindesin. Sağ şeitteki sağlamda sanıyorsan yine yanılıyorsun, o da sağdaki sapaklardan çıkanlarla her an burun buruna gelebilir.
Peki ama bu nedir böyle?
Çözüm önerim şudur. Karayollarında çalışan herkesi ama herkesi 6 ay yurtdışına eğitime göndereceksin, döndüğünde sınav yapacaksın, hala olmamışsa “kusura bakma” diyerek başka bir yerde görev vereceksin. Ha sınavı kim yapacak derseniz çok başa dönmemiz gerek. Deveye sormuşlar: neren eğri? “Nerem doğru ki?” demiş…
Labels:
karayolları,
şerit
24 Kasım 2008
İkea evimizin herşeyi

İkea iyi demiş hoş demiş de ikinci cümlede ne demek istemiş?
"zaten fiyatın içinde olan "ücretsiz eve teslim masraflarını" İkea'da ödemezsiniz."
İyi de fiyatın içindeyse neden eve teslim isteseniz para alıyorlar? Öyle çok yazıp çiziyorlar ki bu panoda kafaları azıcık karışmış galiba.
Labels:
ikea yazıları
mutlu yıllar bize...
İşte bir yaş daha büyüdüm. Daha 30’um demeye alışamamışken kendimi 32’ye girerken buldum. Nasıl oldu hala anlayabilmiş değilim; meğer 2008’de ben 31 yaşındaymışım ama ben her sorana 30 dedim. Göz göre göre yalan söylüyormuşum! Bu durumda girmediğim 30 yaş bulalımına da sanırım artık girerim. Çevremdekilere duyrulur...
Öyle ya da böyle eminim 32 de güzel bir yaştır. Hayat planlarımının biraz gerisinde kalmış olsam da 32’nin bana istediklerimi yakalayabilme gücünü vermesini ve şans getirmesini umuyorum.
Şimdi gelelim doğumgünlerimize...
Bu yıl benim doğumgünümü Burak’la Beril’in nişanında; Deniz’in doğumgününü de İrge ve Barış’ın düğününde geçireceğiz; bizim doğumgünleri gümbürtüye gitti derkeeen Deniz’in muhteşem süpriziyle 32. yaşıma girdim..
Geçmişe dönmeden süprizin güzelliğini ifade edemem, dolayısıyla yine çocukluk günlerime dönüyorum. Annemlerle eskiden sık sık boğaz turu yapardık ve bu turlarda Sarıyer Kazıklıyol’dan her geçişimizde ben Fuat Paşa yalısına bakarak erirdim. Yaşım ilerledikçe “bir gün evlenirsem burada düğün yapacağım” diye iç geçirirdim. Orada evlenemedik ama işte Denizcimle 32. ve 33. yaşımıza orada girebildik!
Öyle ya da böyle eminim 32 de güzel bir yaştır. Hayat planlarımının biraz gerisinde kalmış olsam da 32’nin bana istediklerimi yakalayabilme gücünü vermesini ve şans getirmesini umuyorum.
Şimdi gelelim doğumgünlerimize...
Bu yıl benim doğumgünümü Burak’la Beril’in nişanında; Deniz’in doğumgününü de İrge ve Barış’ın düğününde geçireceğiz; bizim doğumgünleri gümbürtüye gitti derkeeen Deniz’in muhteşem süpriziyle 32. yaşıma girdim..
Geçmişe dönmeden süprizin güzelliğini ifade edemem, dolayısıyla yine çocukluk günlerime dönüyorum. Annemlerle eskiden sık sık boğaz turu yapardık ve bu turlarda Sarıyer Kazıklıyol’dan her geçişimizde ben Fuat Paşa yalısına bakarak erirdim. Yaşım ilerledikçe “bir gün evlenirsem burada düğün yapacağım” diye iç geçirirdim. Orada evlenemedik ama işte Denizcimle 32. ve 33. yaşımıza orada girebildik!
Labels:
fuat paşa yalısı
13 Kasım 2008
Baza ile evinizi kurtarın
Benim gibi ortalıkta eşya görünmesinden, kalabalık evlerden nefret ediyorsanız; yıllar içinde aldığınız tüm dolaplar, raflar tıka basa dolduysa, çaresizce dolapların üstlerine, yatak altına iliştirdiğiniz ikea kutularından medet ummaya başladıysanız ama onlar da çare olmuyorsa; koşun ve bir baza alın! Annem’ın kısa İstanbul seyahatinde iki kaşın arasında yaptığımız en güzel işlerden biri de baza almaktı. Ve iki gün çektiğim bel ağrısı, bacak ve kol tutulması biraz acılı olsa da sanırım evin bir kısmını bazaya yerleştirdim. Şimdi dolaplarda elbiselerimiz sere serpe asılı, görmek istemediğim, kullanmadığımız ya da seyrek kullandığımız her şey ise bazanın içinde. Yaşasın bazalı hayat!
Labels:
Baza
Ankara’lı olmak demek…
Hayatımın 12 senelelik kısmını Ankara’da geçirdim. Çocukluk yıllarım öyle güzeldi ki Ankara bende çok derin ve güzel izler bıraktı. İstanbul’a taşındığımız ilk senelerde durmaksızın gözyaşı dökerek 2-3 ayda bir Ankara’ya gelirken zaman geçtikçe ben İstanbul’a alıştım, İstanbul bana alıştı ve Ankara’yı ziyaret sayım çok çok azaldı. Düğün-cenaze vb olaylar ya da iş gezisi için Ankara’ya gelmeye başladım ve bu ziyaretlerde oldukça kısa süreli olmak durumunda…
İşte yine bir toplantı için Ankara’ya geldim. Ve bu sefer zamanın da uygun olması ve Ankara’nın göbeğinde bir otelde kalıyor olmam beni çook eski günlere götürdü. Akşam iş çıkışı saatinde Kızılay’daydım. Bir anda karşımda yıllar boyu en sevdiğim mağaza olan Bıdık’ı gördüm, yanında bugünlere gelmesinde annemin büyük katkısının bulunduğu Özen ayakkabı, biraz ileride And çarşısı, döneri ve limonatayı hayatıma sokan yer Sakarya, yıllarca İstanbul’dan daha taze balık bulunduğunu iddia ettiğim balık pazarı, nedendir bilinmez ama bende bol miktarda anısı olan kuyumcular çarşısı ve tabii Ankaralılar.
Hayat Ankara’da ve Ankaralılarla öyle farklı ki. Burada İstanbul’daki kadar renk yok. İstanbul’daki gibi vitrinden fırlamış insanlar pek yok. Erkekler metroseksüel; kızlar tek tip değil. Ankaralılar İstanbullular gibi yavaş yavaş yürüyerek ya da bağıra çağıra telefonla konuşarak da yürümüyor; acele acele gidecekleri yere gitmeye çalışıyorlar. Kızılay’ın en güzel yerindeki Starbucks’ta 18.30’da sıra yok. Yani burada her şey daha başka yaşanıyor.
İstanbulluların Ankara’yı kabullenememe sebepleri bence Ankara’da deniz olmaması değil işte bu saydıklarım. Bu düz yaşam İstanbullulara çok sıkıcı geliyor. Ama Ankara’da insanlık çok başkadır, arkadaşlık da. İşte bu sebeple Ankara’yı, Ankaralıları ve Ankaralı olmayı çok seviyorum…
İşte yine bir toplantı için Ankara’ya geldim. Ve bu sefer zamanın da uygun olması ve Ankara’nın göbeğinde bir otelde kalıyor olmam beni çook eski günlere götürdü. Akşam iş çıkışı saatinde Kızılay’daydım. Bir anda karşımda yıllar boyu en sevdiğim mağaza olan Bıdık’ı gördüm, yanında bugünlere gelmesinde annemin büyük katkısının bulunduğu Özen ayakkabı, biraz ileride And çarşısı, döneri ve limonatayı hayatıma sokan yer Sakarya, yıllarca İstanbul’dan daha taze balık bulunduğunu iddia ettiğim balık pazarı, nedendir bilinmez ama bende bol miktarda anısı olan kuyumcular çarşısı ve tabii Ankaralılar.
Hayat Ankara’da ve Ankaralılarla öyle farklı ki. Burada İstanbul’daki kadar renk yok. İstanbul’daki gibi vitrinden fırlamış insanlar pek yok. Erkekler metroseksüel; kızlar tek tip değil. Ankaralılar İstanbullular gibi yavaş yavaş yürüyerek ya da bağıra çağıra telefonla konuşarak da yürümüyor; acele acele gidecekleri yere gitmeye çalışıyorlar. Kızılay’ın en güzel yerindeki Starbucks’ta 18.30’da sıra yok. Yani burada her şey daha başka yaşanıyor.
İstanbulluların Ankara’yı kabullenememe sebepleri bence Ankara’da deniz olmaması değil işte bu saydıklarım. Bu düz yaşam İstanbullulara çok sıkıcı geliyor. Ama Ankara’da insanlık çok başkadır, arkadaşlık da. İşte bu sebeple Ankara’yı, Ankaralıları ve Ankaralı olmayı çok seviyorum…
Labels:
Ankara
10 Kasım 2008
22 Ekim 2008
Roma Roma Roma
Çok sevdim ben bu şehri. öyle sevdim ki aklımdan çıkmıyor bazı detaylar hala. İtalyan bir şikete geçmeyi planlıyorum artık. Yılda bir kaç kez iş için gitsem, biraz olsun teselli eder beni. Roma. Yeni favorim!..




Annem ve ebılla gittik bayramda Roma'ya pek çok Türk gibi. Duyduğuma göre 10 bin Türk varmış bayramda. E bir kısmıyla karşılaştık zaten turistik alanlarda. Özellikle Aşk Çeşmesi tam bir Türk durağıydı. Milletçe suya mı meraklıyız, adı mı hoşumuza gitti, yoksa "inanışa göre havuza para atanın tekrar Roma'ya gelecek olması" mı cazip geldi kestiremedim ama favori mekanı orasıydı Türklerin.
Türklere pek cazip gelmeyen kiliseler, tarihi mekanlar ve Vatikan'ı ve bilinen tüm turistik mekanları karış karış gezdik biz. Her yere hayran kaldık. Öyle yorulduk, öyle çok yürüdük ki...
İtalyanlara da bayıldım. Bu kadar neşeli, cana yakın, huzurlu bir millet olamaz. Sürekli şen kahkahalar, gülümseyen insanlar.
İtalyan adamlar hakkında söylenenler de ebılın ifadesiyle "şehir efsanesi değilmiş." Bir tane bakımsız, kötü giyimli ya da alelade İtalyan görmedim. Yaşları ne olursa olsun hepsi cillop gibiydi. Kadınlar, erkekler kadar güzel olmasa da onlarda annemin ifadesiyle "endamlıydı"
Yemekler şahaneydi. makarna, şarap, pizza, kahve, tatlılar... Tartışmasız mükemmel!
Kısaca Roma'yı sevdim hem de çok. Aşk çeşmesi efsanesi de umarım doğrudur ve ben yine oraya giderim...
Ve işte Roma için önerilerim:
- Kesinlikle gidilmesi gereken bir yer. Doyasıya gezmek için minimum 1 hafta kalınmalı.
- Gün içinde garip garip saatlerde tatil yapıyorlar. Birçok mağaza, restaurant öğle tatili için kapanıyor ve hatta öğleden sonra 3'e kadar kapalı kalıyor. Dikkat!
- Şehri kesinlikle yürüyerek gezin. Görecek çok yer var her an ilginizi çekecek birşeye karşılaşabilirsiniz.
- Napoli ve Pompei'yi de mutlaka görün. Üşenmeyin...
- Aklınıza gelen gelmeyen tüm markalar var, alışveriş yapmak isteyenler için bir cennet .
- İtalyanca dışında tek kelime bilmeyen italyanlar bile mutlaka bir şekilde yardımcı oluyorlar.
3 Ekim 2008
En Önce ve İlla ki Sağlık Olsun
Toprağı bol olsun. Oh. Mis gibi geldi şiiri yine. Her gün okumalıyım bu aralar bu şiiri. Unuttukça hatırlamalıyım... Hatta büyütüp salonun duvarına asmalıyım.
En Önce ve İlla ki Sağlık Olsun
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama.
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin...
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin.
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin.
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart.
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine...
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis.
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin.
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle..
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de.
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık.
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak...
Öylesine değil, görerek bak.
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al...
Sonra, şöyle bir düşün...
Kimler sana yol açtı, sen çok darda iken, kimler seni ferahlattı,
Hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde, kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara!
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor!
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi değil mi?
Akşamın da güzel olsun...
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun...
Saklama tabakları, bardakları misafire.
Sizden ala misafir mi var bu dünyada?
Ailecek kurulun sofraya,
Öyle acele acele değil , vazife yapar gibi hiç değil.
Öyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi.
Tadına var akşamının...
Gece evinde, dostların olsun.
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun...
Arkadaşım,
Hayat bu..
Daha ne olsun?
Ama, en önce ve illa ki sağlık olsun!..
Can YÜCEL
En Önce ve İlla ki Sağlık Olsun
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama.
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin...
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin.
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin.
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart.
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine...
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis.
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin.
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle..
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de.
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık.
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak...
Öylesine değil, görerek bak.
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al...
Sonra, şöyle bir düşün...
Kimler sana yol açtı, sen çok darda iken, kimler seni ferahlattı,
Hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde, kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara!
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor!
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi değil mi?
Akşamın da güzel olsun...
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun...
Saklama tabakları, bardakları misafire.
Sizden ala misafir mi var bu dünyada?
Ailecek kurulun sofraya,
Öyle acele acele değil , vazife yapar gibi hiç değil.
Öyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi.
Tadına var akşamının...
Gece evinde, dostların olsun.
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun...
Arkadaşım,
Hayat bu..
Daha ne olsun?
Ama, en önce ve illa ki sağlık olsun!..
Can YÜCEL
Labels:
Can Yücel
31 Ağustos 2008
Keyifsizlik...
Bu aralar biraz keyifsizim. Biraz stresli ve mutsuz. Bloguma yazmak istediğim konular birikti ama yazma keyfim de pek yok.
Yakında açılırım umarım...
Labels:
keyifsiz
8 Ağustos 2008
Yazın ne içilir?

Son iki yıldır yazın nestea cool içiyorum! Tadına bayıldığım gibi bu açık alan çalışmasına da pek beğendim.
Bu sıcakta durakta bekleyenlere yönelik çok faydalı bir fikir.
Yaz içeceğim Nestea cool’un eline sağlık...
Fotoğraf çok aceleye gelmiş, pardon!
Labels:
nestea cool
Yazı seviyorum!
Labels:
yaz meyveleri
7 Ağustos 2008
Tatilden kalanlar
Yine canım Seferihisar, yine nefis Alaçatı ve yine biten tatil. Evime dönmek mutlu etse de işe dönmek pek bir sevinç yaratmadı bende. Hatta senelerdir ilk defa bu kadar zor geldi işe dönmek. Bugün itibarı ile adapte oldum olmasına da biri “kalk gidelim” dese yine alırım soluğu orada...
Tatili yazarak teselli bulayım bari, nasıl olsa Deniz kalk gidelim demez!
Seferihisar yine mükemmeldi. Manzara, huzur, deniz, güneş, aile saadeti, ölesiye yemek yemek ve dinlenmek... Tatilden beklentisi bu değil midir zaten insanın?

Eğlence kısmı ise yine daha çok Alaçatı’ya kaldı. Alaçatı ile ilgili düşüncelerim yine aynı, bayılıyorum. Sokaklar, taş evler, oteller, kafeler, restaurantlar kesinlikle özgün, şık ve bu sene kesinlikle herşey daha pahalı. Sanırım Alaçatı esnafının bu yıl gözü açıldı ve “bu kadar gelen giden varsa sonuna kadar faydalanalım!” şeklinde bir politika izlemeye başladılar. Klasik turist sömürme politikası...

Tatili yazarak teselli bulayım bari, nasıl olsa Deniz kalk gidelim demez!
Seferihisar yine mükemmeldi. Manzara, huzur, deniz, güneş, aile saadeti, ölesiye yemek yemek ve dinlenmek... Tatilden beklentisi bu değil midir zaten insanın?
Eğlence kısmı ise yine daha çok Alaçatı’ya kaldı. Alaçatı ile ilgili düşüncelerim yine aynı, bayılıyorum. Sokaklar, taş evler, oteller, kafeler, restaurantlar kesinlikle özgün, şık ve bu sene kesinlikle herşey daha pahalı. Sanırım Alaçatı esnafının bu yıl gözü açıldı ve “bu kadar gelen giden varsa sonuna kadar faydalanalım!” şeklinde bir politika izlemeye başladılar. Klasik turist sömürme politikası...
İşte bu yıl için Alaçatı tavsiyeleri:
Sailors meydan’da kahvaltı yapın...
Köşe kahvede pasta yiyip limonata için...
Nar’da birşeyler için...
Akşam pazarından takı alın J
Babylon’a hafta içi gece gitmeyin!
Araba kiralayın, taksiye dünyanın parasını ödemeyin...
Plajımız ise Solemare idi. Denizi, plajı harika ve servis çok başarılı. Denizin yanısıra yapılabilecek çeşitli aktiviteler de mevcut. Yani sabahın erken saatlerinde gidip akşama kadar kalınabilecek bir plaj. Hafta içi kesinlikle çok daha güzel çünkü sakin. Hafta sonu ise stil ikonları ve ikonlara kol kanat germek isteyen karizmatik abilerle dolup taşıyor. Anlamıyorum valla, insan denize girmek için o kadar süslenebilir mi? Ya da denize girmeyeceği halde o sıcakta, güneşin altında saatlerce nasıl oturur? Bikinisini denize girmediği halde yarım saatte neden değiştirir? Suratının 1/3’ünü kaplayan gözlüklerle daralmaz mı?

Sonuçta bu tatilde de çeşitli tespitlerim oldu:
İzmir’de yaşamak lazım...
Benden asla stil ikonu olmaz...
Tatil 1 hafta olmamalı. Sıkılıncaya kadar insan tatil yapabilmeli...
Sailors meydan’da kahvaltı yapın...
Köşe kahvede pasta yiyip limonata için...
Nar’da birşeyler için...
Akşam pazarından takı alın J
Babylon’a hafta içi gece gitmeyin!
Araba kiralayın, taksiye dünyanın parasını ödemeyin...
Plajımız ise Solemare idi. Denizi, plajı harika ve servis çok başarılı. Denizin yanısıra yapılabilecek çeşitli aktiviteler de mevcut. Yani sabahın erken saatlerinde gidip akşama kadar kalınabilecek bir plaj. Hafta içi kesinlikle çok daha güzel çünkü sakin. Hafta sonu ise stil ikonları ve ikonlara kol kanat germek isteyen karizmatik abilerle dolup taşıyor. Anlamıyorum valla, insan denize girmek için o kadar süslenebilir mi? Ya da denize girmeyeceği halde o sıcakta, güneşin altında saatlerce nasıl oturur? Bikinisini denize girmediği halde yarım saatte neden değiştirir? Suratının 1/3’ünü kaplayan gözlüklerle daralmaz mı?
Sonuçta bu tatilde de çeşitli tespitlerim oldu:
İzmir’de yaşamak lazım...
Benden asla stil ikonu olmaz...
Tatil 1 hafta olmamalı. Sıkılıncaya kadar insan tatil yapabilmeli...
Labels:
Alaçatı,
Çeşme,
Seferihisar
14 Temmuz 2008
Bodrum
Denizi, mavisi, beyazı, güneşi, begonyası... Oldum olası severim Bodrum’u. Bodrum’u Bodrum yapanları, Bodrum’da tatil yapmayı…
İşte kısacık Bodrum tatilimden bana kalanlar:
Yıllardır gitmemiştim Bodrum’a. Büyümüş, bir “şehir” halini almış bu zaman içinde. Eskiden yerleşim birimleri arasında yollarda boşluklar vardı, artık pek boşluk kalmamış. Zaten az olan ağaçlar iyice yok edilmiş. (Bu konuda Dilek’in bir önerisi var: gelen her turistten 1 YTL alınsın ve bu paranın tamamı ağaçlandırma çalışmalarında kullanılsın. Benim de bir önerim var, yapılan her konut için, konut alanın 3 katı kadar alanı ağaçlandırma şartı konsun. Yapmayanlara büyük ceza verilsin.)

Yıllardır gitmemiştim Bodrum’a. Büyümüş, bir “şehir” halini almış bu zaman içinde. Eskiden yerleşim birimleri arasında yollarda boşluklar vardı, artık pek boşluk kalmamış. Zaten az olan ağaçlar iyice yok edilmiş. (Bu konuda Dilek’in bir önerisi var: gelen her turistten 1 YTL alınsın ve bu paranın tamamı ağaçlandırma çalışmalarında kullanılsın. Benim de bir önerim var, yapılan her konut için, konut alanın 3 katı kadar alanı ağaçlandırma şartı konsun. Yapmayanlara büyük ceza verilsin.)
Bodrum’lu ya da Bodrum’da olmak isteyen birçok insan, evlerinin dağların tepesinde ya da denize arkası dönük ya da içiçe olmasına hiç aldırmamış, almış da almış... Onlar aldıkça inşaatçılar yapmış, burun buruna bir yaşam başlamış. Ama bence en yapılmayacak iş, denize o kadar uzak evlerde yazı geçirmek. Bazı evler denize o kadar uzak ki denize girmek için kesinlikle arabaya binmek gerekli. Düşünsenize; Bodrum’dasın ve sabah kahvaltıdan hemen sonra, daha pek kimsecikler yokken 5 dakikalığına denize girip çıkmanın zevkini alamıyorsun. En güzel mavide yüzemiyorsun. Bodrum’da olup da denize girmek için arabayla sağa sola gitmek nasıl bir eziyettir insanoğluna? Ya da havuzu denize tercih etmek mümkün müdür öyle bir deniz varken?
Yapılaşma almış başını giderken, Bodrumun içinde, barlar sokağında pek bir değişiklik olmamış. Yıllar önce gittiğimiz barlar, restaurantlar ve hatta bazı mağazalar aynı yerde, aynı isimle, hatta aynı dekorasyonla duruyor. Sokağa girdiğim anda elimle koymuş gibi buldum bildiklerimi. Hem çok hoş, hem çok ilginç. Senelerdir hiç birşey nasıl değişmez? Oraların işletmecileri, sahipleri hiç mi yenilik yapmak istemez? Bu kadar klasik midir o cafeler, restaurant ya da barlar?
Esnaf yine çok komikti. Gelene geçene laf atma geleneği devam ediyor. Hatta biraz boyut değiştirmiş. Kapıdan geçen müşteriye “içeri gelin de biraz paranızı alalım” diyecek kadar samimiler! Turist hangi ülkedense, esnaf o dilde konuşabiliyor. Bu kadar kurslara gideceğine, dersler alacağına 2-3 sezon tatil yerinde esnaf olsa insan, eminim ki çok rahat derdini anlatabilecek kadar dil öğrenebilir. Pek özeniyorum kendilerine, kafasını gözünü kırıyorlar ama çatır çatır anlaşıyorlar herkesle...

Yapılaşma almış başını giderken, Bodrumun içinde, barlar sokağında pek bir değişiklik olmamış. Yıllar önce gittiğimiz barlar, restaurantlar ve hatta bazı mağazalar aynı yerde, aynı isimle, hatta aynı dekorasyonla duruyor. Sokağa girdiğim anda elimle koymuş gibi buldum bildiklerimi. Hem çok hoş, hem çok ilginç. Senelerdir hiç birşey nasıl değişmez? Oraların işletmecileri, sahipleri hiç mi yenilik yapmak istemez? Bu kadar klasik midir o cafeler, restaurant ya da barlar?
Esnaf yine çok komikti. Gelene geçene laf atma geleneği devam ediyor. Hatta biraz boyut değiştirmiş. Kapıdan geçen müşteriye “içeri gelin de biraz paranızı alalım” diyecek kadar samimiler! Turist hangi ülkedense, esnaf o dilde konuşabiliyor. Bu kadar kurslara gideceğine, dersler alacağına 2-3 sezon tatil yerinde esnaf olsa insan, eminim ki çok rahat derdini anlatabilecek kadar dil öğrenebilir. Pek özeniyorum kendilerine, kafasını gözünü kırıyorlar ama çatır çatır anlaşıyorlar herkesle...
Ve işte bana son kalan; Gümüşlük’te rakı-balık. Denizin dibinde yenilen mis gibi balığın, içebildiğim tek rakı olan yeşil efenin, denizin, teknelerin, kedilerin, gelenin geçenin bu kadar birbirinin içine geçtiği, yenen her lokmanın bu kadar lezzet verdiği yer azdır herhalde. Gümüşlük daha bozulmamış.
Umarım tekrar gittiğimde yine aynı bulurum Gümüşlük’ü. Umarım oradaki esnaf hiç yenilik yapmak istemez ve umarım Gümüşlük’te kimse burun buruna yaşamak istemez..
Yarışma Psikolojisi
Çocukluğumdan beri pek hoşlanmam yarışmalardan, yarışanlardan, yarıştırılanlardan. Çoçukken her alanda olurdu yarışma. Okumayı ilk söken, en hızlı koşan, en iyi ingilizce konuşan, en yüksekten atlayan vs... O zamanlar hiç hoşlanmasam da mecburen katılırdım bir çoğuna. Kazanmak için deli gibi uğraşır, kazanamazsam bir sonraki yarış için sabırsızlanırdım. Kazansam da kaybetsem de hep kaybedenler için üzülürdüm. Hala da öyledir... Kaybedenlerin üzüntüsü içime işler...
İşte bu yüzden uzun zamandır hiç kimseyle yarışmadım. En iddialı olduğum alanlarda bile karşımdakinin bozguna uğrayışını görmek istemem (istisnalar kaideyi bozmaz – duruma göre istisnaların bozguna uğrayışını seyrederken keyif bile alabilirim!!!)
Kısacası yarışmalardan hiç hoşlanmam... (bu işi meslek olarak seçenlerden bahsetmiyorum elbette; sporcuları ben de büyük keyifle izlerim, Beşiktaş’ım her maçta kazansın isterim!)
Yine dağıttım konuyu galiba ama geçen gün Efes’in bu yıl 3. kez düzenlediği yarışmayı gördüm. Ve enteresandır bu yarışmaya bayılıyorum, hatta katılmak bile istedim. Yarışmak için değil ama Efes kutularından bir maket/obje yapıp orada sergilendiğini görmek için. İlanı gördüğümden beri aklımdan onu mu yapsam bunu mu yapsam diye programlar yapıyorum. Biliyorum katılmayacağım o yarışmaya ama Efes bu yarışmasıyla sürekli aklımda... Pek beğendiğim ve sevdiğim markalardan biri olan Efes’i ve yarışma fikirlerini tebrik ediyorum. Yarışma bile olsa iyi fikirmiş...
Web sitesi için:
http://www.efeskeyfi.com/maketveobjeyarismasi/
İşte bu yüzden uzun zamandır hiç kimseyle yarışmadım. En iddialı olduğum alanlarda bile karşımdakinin bozguna uğrayışını görmek istemem (istisnalar kaideyi bozmaz – duruma göre istisnaların bozguna uğrayışını seyrederken keyif bile alabilirim!!!)Kısacası yarışmalardan hiç hoşlanmam... (bu işi meslek olarak seçenlerden bahsetmiyorum elbette; sporcuları ben de büyük keyifle izlerim, Beşiktaş’ım her maçta kazansın isterim!)
Yine dağıttım konuyu galiba ama geçen gün Efes’in bu yıl 3. kez düzenlediği yarışmayı gördüm. Ve enteresandır bu yarışmaya bayılıyorum, hatta katılmak bile istedim. Yarışmak için değil ama Efes kutularından bir maket/obje yapıp orada sergilendiğini görmek için. İlanı gördüğümden beri aklımdan onu mu yapsam bunu mu yapsam diye programlar yapıyorum. Biliyorum katılmayacağım o yarışmaya ama Efes bu yarışmasıyla sürekli aklımda... Pek beğendiğim ve sevdiğim markalardan biri olan Efes’i ve yarışma fikirlerini tebrik ediyorum. Yarışma bile olsa iyi fikirmiş...
Web sitesi için:http://www.efeskeyfi.com/maketveobjeyarismasi/
Mola aldım...
Bu yılın ilk tatilini yaptım. :) 4 günlük kısa bir tatildi ama olsun. Deşarj oldum. Döndüğümde herşey yoluna girecek, farklı olacak sandım. Ama olmadı. Olsun. Ben yine de deşarj oldum. Oh.
Labels:
mola
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


