19 Ağustos 2010

Öylesine

Günler nasıl çabuk geçiyor böyle.

Yeni eve taşınalı 1,5 yıl, Demir doğalı 1 yılı, yeni işe başlayalı 1 ayı geçti. Hergün birbirinin aynısı mı yoksa her şey artık çok mu farklı bilemiyorum.

Eve çoktaan alıştım, Demir’li hayata da. İşe bile alıştım aslında ama arada tekliyorum hala. “Ne işim var burada” bile oluyor ama neyse ki çoğu zaman “iyi ki gelmişim...”

Yaşlandım mı acaba diye düşünüyorum bu aralar; alışkanlıklarım oluşmuş ben farkında olmadan. Rutinlerim olmuş ve ben onlara, anlamadan, sadık kalmışım. Kurallarım oluşmuş. Oysa böyle değildim ben eskiden; “yeni”ler daha çok cezbederdi beni.

Neden yazıyorum bu postu o da belli değil. Canım birşeyler yazmak istedi sadece, uzun süredir yazmıyordum. Oysa eleştirecek bir sürü reklam-olay-insan var hala hayatta. Blogumun amacı yani (!)

Aa bir de tarihime önemli not düşeyim bu postta:

Bugün Aras doğdu. Demir’le Aras da babaları gibi iyi arkadaş olurlar umarım, hayat boyu...
Bir önemli olay daha olacak bu akşam ama onu sonra yazacağım... Sürpriz bozulmasın :P

26 Temmuz 2010

Anının arsızı ve pembe tel zımba

Öyle dedi OİP "arsız anılar çıkar bir anda". Çıktı valla. Bugün saçma sapan bir anda, saçma sapan bir şekilde fıırrttt diye çıktı. Pembe tel zımbamın kulaklarını çınlattım bu sabah. 5,5 sene aynı masayı paylaştık onunla. Az kahrımı çekmedi zavallı. Ama severdim keratayı, az evrak geçmedi elimizden... Ayrılmadık hiç. İnsanın kendini bile kaybettiği fuarlardan dahi sağasalim getirmiştim ben onu. Tüm tehditlerden korumuştum. Sahi niye almadım ki ben onu yanıma giderken? Şirket malı diye herhalde. E parasını verseydim de alsaydım keşke yahu. Arkadaşlık ederdi şu yeni masamda bana. Kıymetini bilse bari yeni sahibi. Ara ara uyuzluk gelse de üstüne, hassas alettir o. Kibardır; öyle 10 kağıt koyarsan üstüste zımbalamaz. 5 - 6'dır maksimum tercihi. Onu da beğenecek, öyle her kağıdı sevmez; alıngandır, inatçıdır. Canı istemiyorsa yapmaz, strese gelmez...
Oturup pembe zımbam hakkında bu kadar düşündüğüme hatta yazdığıma inanamıyorum. Boş vaktim miş var ne?

22 Temmuz 2010

1 koca muhteşem yıl

Canım oğlum, bebeğim, yaşamımdaki en muhteşem varlık, en güzel amacım, canım,

Bugün senin doğumgünün. Tam bir yıl oldu hayata gözlerini açalı. Hayatımızın değiştiği o günün üzerinden tam bir yıl geçti. Bir koca, muhteşem yıl.

Nasıl geçti, sen nasıl bu kadar çabuk büyüdün, ne zaman hayatımın amacı oldun, yaşamamın en güzel sebebi oldun bilmiyorum. Bu kadar derin bir sevgi nasıl oluştu bir yılda, anlayamıyorum. Ama bu kadar güzel bir duyguyu yaşadığım, hem de doya doya yaşayabildiğim için hergün şükrediyorum.

Seni ilk görüşümü, ilk ağlayışını duyuşumu, ilk kucağıma alışımı şu an gibi hatırlıyorum. Gözlerini hayata açtığın günden beri beni hiç üzmedin. Uykusuz gecelerim, yorgunluktan tükenmişliğim oldu tabii ama senin bir gülüşün yetti bulutların dağılmasına. Hasta olmadın, huysuzluk yapmadın, çok ağlamadın. Mutlu bir bebek oldun, bizi de çok mutlu bir anne-baba yaptın.

Her gün yeni birşeyler öğrendin. Senin gelişimizi izlemek, her gün başka bir süprizinle karşılaşmak öyle güzeldi ki... İlk bilinçli gülümsemen, ilk alkışın, ilk “gel” sözcüğün, ilk dişin, ilk emeklemen her anın ayrı güzeldi. Hayatım boyunca hiç bir anını unutmayacağıma emin olduğum muhteşem bir yıl yaşattın bana.

Hayatımızın değeri arttı seninle. Hayat amacımız, bakışımız, yaşamımız değişti. En güzel yerine oturttuk seni yaşamımızın. Senin için en iyisini yapmaya çalışıyoruz, en doğru bildiklerimizi sana anlatmaya çalışıyoruz.

Bundan sonra da yine en iyi bildiklerimizi sana anlatmaya çalışacağız; kendi yolunu çizerken yanında olsun bizim tecrübelerimiz diye. Düşe kalka öğreneceksin biliyorum sen de hayatı. Düşersen yanında olup kaldırmaya çalışacağız seni, başarılı olduğunda en çok biz gurur duyacağız seninle hayat boyu.

Canım bebeğim,

Devirdik işte bir koca yılı beraber. Daha nice yıllar, koca bir ömür geçirmek istiyorum seninle. Büyüdüğünü, kocaman adam olduğunu, baba olduğun günü görmek istiyorum. Senin her gününü doya doya yaşamak, hayatın keyfini seninle almak istiyorum.

Sana öncelikle sağlıklı ve mutlu bir hayat, başarı, huzur, bol şans ve para diliyorum. Hayattaki tüm amaçlarını gerçekleştirmeni; doğru, dürüst, çalışkan, seven ve sevilen bir insan olmanı çok istiyorum.

Doğum günün kutlu olsun küçük kuzum.

Seni çok seviyorum.

28 Haziran 2010

Son 3!

Bu da enteresan bir duyguymuş.
Gün geçirmek için, öylecee oturuyorum, abuk subuk işlerle vakit dolduruyorum! 













http://www.gettyimages.com/detail/86512388/Comstock-Images

24 Haziran 2010

Eda veda elveda

İşyerime yani. 5 buçuk yılımı geçirdiğim yere. Oğlumdan fazla gördüğüm ofise.

Alışığım aslında ben böyle gitmelere. Giderken çok azap da çekmem, toparlanır giderim. İlk birkaç gün şöyleydi, böyleydi derim içimden. Muhasebe yaparım; gidişimi haklı bulur, rahatlar ve önüme bakarım.

Yine gideceğim. Yine ilk birkaç günü aynı duygularla geçireceğim, eminim. Ama bu sefer çok uzun kaldım burada ya, alışkanlık oldu biraz galiba. Huzur da vardı aslında, e mutluydum da. Yetmiyor işte insanoğluna. Hep birşeyler arıyorsun, daha iyisi var mı, merak ediyorsun. Ya da ben ediyorum, başkasını bilmiyorum. Ama aradım, buldum ve gidiyorum.

Umarım daha güzel günler bekliyordur beni yeni durakta. Daha mutlu bir şirkettir, buradaki eksikler orada tamamdır.

Eh, artık buraya benden veda. Eşyalarımı toplamak, masamı boş görmek çok tuhaf gelse de doğru olanı yapıyorum, biliyorum.

Kısaca eda veda elveda...


23 Haziran 2010

O gün, bu gün

Bugün bizim "aile tarihimizde" çok önemli bir gün.
Babamla 21, annemle 14 yıl sonra aynı şehirde yaşamaya başlayacağımız gün bu gün.
Ohhh.

14 Haziran 2010

Nefes

Fragmanlarını seyrederken bile bir tuhaf oluyordum. Filmi seyretsem mi seyretmesem mi karar veremiyordum. Ve sonunda seyrettim.
Etkilendim hem de çok. Biliyordum böyle olacağımı. 3 gündür aralıksız onları, olanları düşünüyorum. “Mehmedin Kitabı”nı okuduğumda da aynen böyle olmuştu. Kitabı okurken hiç ağlayamamıştım; filmi izlerken de hiç ağlamadım.
Sadece kafama balyoz yemiş gibi oldum.
Günlerce gitmemişi aklımdan kitap diyeceğim ama hala hatırlıyorum; seneler geçmesine rağmen.
Film de öyle olacak, eminim.
Savaş var işte. Bildiğin savaş. Ne zaman, nasıl biter, kim bitirebilecek, bu kadar can yandı daha ne kadar can yanacak bilmiyorum.
Bitsin artık, sadece bitsin. Gencecik insanlar, kimle neyle neden savaştığını bilmeden ölmesin.

7 Haziran 2010

Eyy Sabiha Gökçen’de yer hizmeti veren insanlar!

Aklınızı başınıza toplayın!
Seyahat boyunca bebekleri oyalamak için kendini heba eden insan evladına biraz anlayış gösterin.
Bebek arabasını uçağa girişte teslime edip aynı yerde teslim almak istememizin mantığını çözmeye çalışın!
Bebek arabalarını “banttan alın!” uyarısıyla kucağında bebek, sırtınca çanta ile koooca havaalanını baştan başa yürüyen zavallı insanoğlunu bantta 45 dakika bekletmeyin.
Hele hele suratsız elemanlarınıza “biraz daha bekleyin, geleceeek!” hiç dedirtmeyin.
Ve aynı elemanlarınızı “şikayet dilekçesini nereye teslim edeceğim?” diye soran kişiye “bana verin” gibi saçma sapan da konuşturmayın.
Ne mi olur? Hiiiç.
Sadece bir dileğim olur: “Siz de bu halde bekleyesiniz inşallah!”
Ha bir de hatırladıkça saçlarım bile diken diken olur!

21 Mayıs 2010

Bağlantı


Ölmek kaderde var. Doğru.
Her canlı ölümü tadacak. Doğru.
O da, ben de, hepimiz öleceğiz. Doğru.
Ama ölenin arkasında kalanlar, acı çekenler var.
Acının paylaşılması, paylaştıkça azalması var.
Bilmek var, söylemek var, yorumlamak var.
Dil var, kulak var, beyin var. Üçünün arasında bağlantı kurmak, kurabilmek var.
Ne acı ki bağlantıyı kuramayanlar da var.


14 Mayıs 2010

Kırmayın bizi


Niye kırıyorsunuz yahu? Kırmayın bizi.
Bak şimdi, yine tonla para verilmiş, ajans çalışmış, kimbilir kimler ne kadar uğraşmış. Ama üzgünüm olmamış... Hem de slogan hatalı yahu alt metin bile değil.

11 Mayıs 2010

Rakı&Balık

Oh be! İçtim, rahat ettim. Yine yesem yine içerim.
Demir'i öğrendiğim andan itibaren ağzıma değmemişti. Doğumdan çook sonra çok keyiflendiğimde bir kadeh şarap içtim sadece. Ama anneler gününde oldu olan. İlk anneler günümün şerefine rakı-balık yaptık mis gibi. Oh be, özlemişim valla...
Bu arada Yeni Rakı'nın yeni ilan ailesine bayıldım, işte onlardan biri:

3 Mayıs 2010

Çocuk İstismarı


Günlerdir aklımdan çıkmıyor. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Mantığım almıyor, kafamın içinde yerleştiremiyorum. Üstelik çıkan rezaletlerin arkası da kesilmiyor, her gün yeni bir haber çıkıyor.
Yapanlara hayatımda etmediğim küfürleri ettim, göz yumanlara da, “olayı kapatmayı” uygun bulanlara da. Nasıl bir dünyada, nasıl bir ülkede yaşadığımızı sorguluyorum. Cezasız kalmamalı bunlar. Olayla ilgisi bulunan herkese çok ağır cezalar verilmeli bence.
Elimizden pek bir şey gelmiyor ama tepkimizi gösterelim bari. Tek tek yerine toplu ses çıksın, belki duyan olur...

30 Nisan 2010

Geliyor mu ne?

Tam 20 yıldır beklediğimiz günün gelmesine 2 ay kaldığına hala inanamıyorum. Çıt bile çıkarmadan 2 ayın da geçmesini bekliyorum...

29 Nisan 2010

Dönücem ben sana!

http://www.gettyimages.com/detail/98471719/Digital-Vision
Telefonu açıp da:
“Hanımefendi iyi güner, geçenlerde konuşmuştuk bana dönecektiniz, dönmediniz” diyen tüm insanoğlu!
Gün içinde birçok insan gibi ben de birçok insanla konuşuyorum. Firmanın adını söylemeden, kendi adını ve soyadını vermeden, konuştuğumuz konunun ne hakkında olduğunu belirtmeden neden hesap soruyorsun yahu? Deli misin?!

28 Nisan 2010

İlk Öpücük

Yanağa kondu...

22 Nisan 2010

Gelincikler soldu ve o gün bize bir güneş doğdu

Barış'tan Demir'e
http://www.barisbicakci.com/temp/deadfish_gsvobbgd.mp3

Bir elin 4 parmağıydık geçen yıla kadar. Herkes çok farklı, her anlamda. Farklılar daha mı güzel anlaşabiliyor, nedir bilmem…
2009’da en küçük parmak da eklendi bizim ele. Bizim evin bebeği, onların da bebeği oldu. Hemen her anını onlar da yaşadı, bizimle aynı tadı aldılar neredeyse. Demir en çok onları tanıdı, en baştan beri…
Ve 2009 onlara çok sevecekleri bir hediye verirken çok sevdiklerini aldı yanlarından. Gelincikler soldu üst üste hem de. Birinin acısını atlatamadan diğeri eklendi üstüne. Ve işte “güneş”in doğumu da tam o tarihlere denk düştü. Tanrı gelincikleri yanına alırken, güneşi teselli bıraktı onlara belki de…
İşte bu müzik onları, olanları anlatıyor, benim de taa içime işliyor…

20 Nisan 2010

İkna et beni hava!

Bahar gelsin artık. Sıcak olsun, yaz gelsin hatta.
T-shirtle çıkayım dışarı, balkon kapısı açık olsun.
Ofise kazakla gelmeyelim artık.
Sıcacık çay değil, buz gibi limonata cazip gelsin.
Hadi!!!

16 Nisan 2010

Kabus

Rüyamda ne çok ölü görüyorum ben yahu. Hep sevdiğim insanlar ölüyor. Ağlaya ağlaya uyanıyorum. Oh rüyaymış diyor, yatıyorum; kaldığım yerden devam!.. Çevremde öldüğünü görmediğim çok az insan kaldı. Artık ölü görmeyince şüphelenmeye başladım. Tamam anladım, “ömür katıyorum” gördüklerime de ağır gelmeye başladı artık bana da…

Hazır yaz geliyor, hava güzelleşiyor, içim kıpır kıpır olmak üzere. Ölümlere, cenazelere biraz ara versem ya. Nasıl bir bilinçaltı bu böyle!!!

12 Nisan 2010

Uzaklarda bir yerlerde

Ne düşünüyorsun kuzucum öyle uzaklara dalmış?

25 Mart 2010

Hayal dünyası

Şöyle bembeyaz bir ofisim olsa…
Yine bembeyaz bir mac’im. Ve ben o mac’i canavar gibi kullanabilsem
Masamda dev gibi nikon bir fotoğraf makinem olsa ve ben istediğim “an”ları yakalayabilsem hep
Ofiste dolaşan küçük oyuncu bir kedi ile salına salına gezen bir golden olsa
Ofisin önünde bakımlı kocaman bir bahçe ve bahçede mis kokulu çiçekler, meyve veren ağaçlar olsa
Bahçeden çıkınca hayata karışabilsem, alışveriş merkezleri de olsa küçük küçük dükkanlar da
Yan komşum nefis bir pastane olsa, akşamüstleri oradan mis kokulu kekler gelse, yesem
Kocaman bir dolap olsa içinde çeşit çeşit içecekler
Bütün gün keyifli keyifli çalışsam, arkadaşlarım da uğrasa arada bana
Ofiste enerjili insanlar olsa, güzel işler çıkarsak bu enerji ile
Telefon sadece 1 kere çalsa, arayan kişi stres yaratmasa boşuna
Sabahtan akşama kadar müzik çalsa tımbır tımbır
İstediğim saatte gelebilsem işe ve gidebilsem oğluma, canım öpmek istediğinde
Hatta işe getirebilsem onu bırakmaya kıyamadığım anlarda…

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails
 
Copyright 2009 mynameismelis