28 Kasım 2012

Bloga itiraf

Yıllar yıllar önce bu blogu açtığımda reklamdı,halkla ilişkilerdi, pazarlamaydı yazar çizerim demiştim. Ara ara özel konular da serpiştirmiştim.
Aradan yıllar geçti, anne olunca huyum suyum değişti, bolca Demir ile az ilgi alanları oldu blogun amacı.
Dedikodu yaptığım da oldu ya bu dönemlerde sık sık hiç bu kadar üst üste bunalım yazıların olduğunu hatırlamıyorum açıkçası.
Hayat bana ne gösterirse ben de onu gösteriyorum galiba sana blog.
Bugün dikkat ettim de amaçtan çokça sapmışım; kusura bakma...
Ama sabırlı ol, hayat yeni gösterime başlayacak, yakında...

Chris Rea

Uzun zamandır dinlemediğim Chris Rea'ya takıldım bu ara, enteresan...
Geçen hafta depoladığın enerjimin beni 1 ay götüreceğini sanıyorken 5. günde bitmesine ne demeli?.
Mantıkla hareket etmeye çalışıyorum ama sınırlarımın zorlamanmasının ötesinde durumlar yaşıyorum.
Savaşmam gereken bin konu varken yenilerini ekleyenlere avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum.
Saygı problemi olan insanları artık ben de istemiyorum.
Beni analiz etmeye, hislerimi bana anlatmaya çalışanlara uyuz oluyorum.
Akıl verenlere, daha önce bu durumu yaşamadıysan - ki yaşamamışsın - aklın sana kalsın demek istiyorum.
Sinirlendiğimde, üzüldüğümde ya da herhangi başka bir konu ile ilgili konuştuğumda bana "anlayışla" bakmaya çalışan anlamsız gözlerden de hiç hoşlanmıyorum.
Aklıma son zamanlarda çokça De.miri alıp uzaklara gitmek geliyor... 

27 Kasım 2012

Sonuç aynı...

Tesadüfün bu kadarı. Farklı açılardan bakmışız ama çıkarım aynı...




Tanrı’nın insana gönderdiği en kutsal şey kitaplar değildir…

Akıldır…
Uygar dünyayı yöneten demokrasi kutsal kitaplarda yoktu…
Sınıfların eşitliği, bedenin dokunulmazlığı, kadın hakları, insan hakları, laiklik, evrensel hukuk…
Ne kullandığımız takvimler, ne de organ nakilleri, ne radyo dalgaları, ne antibiyotikler, ne bilgisayarlar…
Hiçbirisi kitaplarla gelmedi…
Akılla geldi…
*
Tanrı’nın insana verdiği en mübarek şey:
Akıl…
Onu sana veren işlesin diye verdi ya…
*
Şu haline bak…
Dünyanın en en bereketli topraklarının üzerinde yarı tok, yarı açsın…
Ve dünyanın en katmer katmer kültürü üzerinde üretimden, teknolojiden, sanattan, bilgi zenginliklerinden yoksun…
Üzerindeki ceketin modelinden…
Ayağındaki pabucun astarından…
Gözündeki gözlüğün çerçevesinden…
Bindiğin arabadan…
Bereket beklediğin traktöründen ununu veren değirmenine kadar…
Bir teki olsun senin değil…
Aklını kullananların eseri…
*
Şeker şurubundan bal, patatesten tereyağı, benzinden votka yaptın da dünya kimyacılarışaşırdılar…
Ama bir ağrı kesici yapamadın…
Canın mı sıkıldı bu işlere, al bir Alman hapı…
Ve daya sırtını Rus doğalgazlı peteğe, geçer…
*
En çok beslenme eksikliğinden çocuğun öldüğü…
En çok işçinin çalışırken yaşamını yitirdiği…
En çok annenin doğumda can verdiği…
En çok kadının bıçaklandığı…
En çok gencin intihar ettiği ülkenin bireyisin…
Neden?..
*
Dört yanın ateş…
Kurşunlar vızır vızır…
Kan gölü içindesin…
Çocuklarını alıyorlar elinden…
Aklın ermiyor…
*
Ne diyeyim…
Aç gözünü artık…
Yol ver Allah’ın verdiği akla…
Takılma şu yobazların peşine, bin senedir geldiğin yeri artık gör…
*
Niye evde öyle söylenip durduğunu biliyor musun?..
Çünkü aklın dahi senden şikâyetçi…
Kör gözlüm…


Bekir Coşkun



Beyin

Tanrı insanoğlunun vücüdunun en tepesine kafa yerleştirmiş.
İçine de çok önemli bir organı koymuş; beyin.
Niye? Kullansın diye.
Hatta öyle müthiş bir yapıdaki o beyin, küçücük bir kısmını kullansak dahi hayatımızı rahatlıkla sürdürebiliyoruz.
Beyninin büyük kısmını kullanmaktan bahsetmiyorum, stadart bir kullanımdan bahsediyorum.
Basit.
Düşünerek hareket etmek; birçok sorunun önüne geçebiliyor.
Tanrı o beyin sayesinde düşünmemizi ve düşünerek doğru yolu bulmamızı istiyor.
Her konuda.
Koca bir beyin vermiş; küçücük bir kısmı bile yetiyor...
"Kullan" diyor. Sadece kullan.

15 Kasım 2012

Ne hissediyorsun?

Bu aralar daha fazla duyduğum bir soru kalıbı yok sanıyorum.
Ne hissediyorsun sorusundan daha çok nefret ettiğim bir dönem de.
Ve bu soruya verecek cevap bulamadığım da hiç bu kadar olmamıştır herhalde.
Benim haricimdeki herkesin ne hissettiğim konusunda fikir sahibi olması da.

"Türk tipi insan zor günlerde anlaşılıyor" kanaatindeyim. Yakın, uzak farketmez; vazife biliyor herkes üzerine. Enteresan ya da kötü örnekler verme, yangına körükle gitme, aşırı tepki gösterme, başka konu konuşamama, batıllıkta zirveye ulaşma, olaya müdahil olma arzusu da cabası. Böyle zamanlarda alıp başımı gitme isteğim doruk noktalara ulaşırken, Amerika'dan döndüğümüze de maksimum pişman oluyorum.

Bazen bana bu soruyu soranların benim ne hissettiğimle yakından uzaktan alakasının olmadığını; kendi düşüncelerini ya da hislerini bana anlamsızca empoze etmeye çalıştığını düşünüyorum. Durum analizi yapmak her babayiğidin harcı olmamalı be blog. Anlatmamı isteyen, dinlemeyi bilmeli.

Ne mi hissediyorum blog, bak sana yazıyorum:
Bunları yazarken hiç iyi hissetmiyorum mesela. Ağzıyla soru sormayan ama gözüyle ciğerimi görmeye çalışan bakışlar da hiç iyi hissettirmiyor. Üst üste gelen ve detay soranlar ve kafasına göre beni konumlandıranlar da hiç iyi gelmiyor. Benden fazla fikir sahibi olan ya da benden aşırı tepki verenler de inan iyi hissettirmiyor.

Ne zaman mı iyi hissediyorum: geleceği düşünebildiğimde...
Benim yaşadıklarımı yaşamış insanların beni anladığını hissettiğimde. Plan yapabilme gücüne sahip olduğumu düşündüğümde. İlk ve son olmadığımı hatırladığımda...

12 Kasım 2012

Top yuvarlak

İlk yarı bitti.
1-0 yeniğim.
Devre arası.
Soyunma odasında taktik alıyorum.
Doğru taktik verebilen az.
Herkes aynı anda konuşmasa daha rahat duyarım...
Eleyebiliyorum ya da istemediğimi duymuyorum.
Heyecan var, hırs, öfke, inat...
Belirsizlik korkusu.
Endişe.
Suçlayacak birini arayanlar var.
Bu bir takım oyunu.
......
İyi bir maç olmasını istemek belki de yapılması gereken.
Kazanmak amaç olmamalı mı?
Keyif mi almak lazım her anından?
Gitgide hırslanan taraftarı ne yapmalı?
Oyunculardan çok kendini hırpalayanları?
.......
Rakip de endişeli.
Onun önünde de aynı süre var. Aynı süreç...
Tehdit ve tehlikeler.
Hırs, inat, öfke...
Kararsız kararlılık.
.......

Top yuvarlak.
45 dakika uzun süre.
Takım arkadaşlarım var.
Oyuncu değiştirme hakkı da.
Herşeyi kaybetmek de var.
Kazanmak ya da berabere kalmak da.
Bilinmiyor sonuç.
Tahmin bile edilemiyor....


8 Kasım 2012

İnadına inadına

Yazasım, çizesim var bu aralar.
Abuk subuk konular hakkında uzuun uzun görüş bildiresim de var.
Dün gittim saçma sapan alışveriş yaptım, o renk pantalonun üzerine ne giyeceğim, hiç fikrim yok ama daha çok alasım var.
Demir'i alıp tatile gidesim, günün 4 saati masaj yaptırasım da var.
Yeni projeler var kafamda, onay alıp hepsini uygulayasım var.
Merkeze gidip, o iş öyle yapılmaz; böyle yapılır diyesim var.
Sabahlara kadar film seyredesim, leziz yemekler yiyesim var.
Uzak ülkelere gidip, yeni yerler göresim var.
Fotoğraf çekesim, motora binesim, spor yapasım da var.
Bunalım dönemlerinde kaçan enerjim, bu sefer beni kovalıyor.
Herşeyden inadına inadına, daha çok yapasım var... 

7 Kasım 2012

Araştırma sonuçlarını bildiriyorum

Kaç gündür yollarda geçen zaman beni bir araştırma yapmaya itti. Araştırmamdaki konu araçların renkleriydi. Ve şunu tespit ettim sayın okur:
Sabah saatlerinde işe giden insanların araçları TEM, E5 ya da sahil yolu kullanması fark etmiyor, sıkıcı renkler. Yani genelde gri, bal köpüğü ve beyaz gibi sıradan renkler... Biraz daha büyük ve pahalı bir araçsa siyah. (Arada sarılar, kırmızılar, lacivertler çıkıyor sanırım içi aydınlık ajans çalışanlarına ait olalar...)
Bunların çoğu şirket aracıdır tabii, plakalarda filo isimleri var, bir kısmı giydirilmiş... Ama % 90 diyebiliriz bu renk araçlara. Kullananlarda tek tip genelde, gırtlağa kadar çekilmiş kıravatlar, koyu renkli takım elbiseler, saçlar yandan ayrılmış hafif jöleli. Kadınlar ise renk konusunda biraz daha cömert, boyna bağlanan fularda renk var adam akıllı ama illa ki "ben havalıyım" bakışları ile güneşin olup olmadığı farketmeden kullanılan dev gözlükler... Giydirilmiş araçlarda bile tercih edilen renkler bu sıkıcı olanlar. Logolar bu zemin üzerine yapıştırlıyor bir de illa ki maksimum iddialı bir slogan...
Öğle saatlerinde yolculuk yapıyorsanız eğer, biraz daha fazla şansınız var renkli arabalar, insanlar görme konusunda. Şirket arabalarından giydirilmişlerin sayısı artıyor, havuz araçları devreye giriyor. Ama bunun yanında modeller çeşitleniyor, kırmızı arabalar, spor modeller ve eski modeller çıkıyor piyasaya. Gündüz insanının hayatı biraz daha renkli, biraz daha canlı ortalık. Giyimler farklı, bakışlar donuk değil bu saatteki kullanıcılarda. Otomobil reklamlarında kullanılan sahneler gerçeğe biraz daha yakın; gülen insanlar bile var içlerinde. Şarkı söyleyen, ritm tutan...
Ama her yolda bu kadar değil. TEM mesela renkli arabaların yine çok tercih ettiği bir yol değil. Sabah saatlerine göre daha fazla olsa da..

Gözlemlerim aslında daha detaylı ama bana faydası ne? Niye manyak gibi oturup yazıyorum bunları? Bana ne kazandırdı?
Cevap veriyorum: Eğlence çıktı. Bu durumu "incelemeye" başladığımdan beri yol daha zevkli hale geldi. Araba saymaya başladım, kaçı ne renk, plakaların altlarındaki filo yazılarına bakıyorum, kullanıcıları analiz ediyorum.

Sonuç; kariyerimde olur da bir devrim yaparsam ve otomotiv sektörüne geçersem elimde gayri resmi sonuçlarla gözlemlerim var...

Bir de şöyle bir sonuç çıkarabiliriz hep birlikte; İstanbul'da yaşam insana böyle yavaş yavaş kafayı yediriyor cicim. Anlamıyorsun bile...


23 Ekim 2012

Back to black

Erken gittin be Amy. Bu yaşa kadar bu kadar canavar şarkılar çıkaran kafan yaş aldıkça kimbilir neler çıkaracaktı...

Çok keyifli seni dinlemek, evire çevire, kim bilir kaç aydır...

Toprağını sev cicim...










http://en.wikipedia.org/wiki/Amy_Winehouse

22 Ekim 2012

İçini döken insan

İşle güçle ilgili eleştirilere tahammül ederim, alınmam, eleştiryi haklı bulduysam üzerine bile gidebilirim.
Ama bana direkt yapılan eleştiriler beni delirtir. Delirmek üzereyim galiba. "Normal olmak" ne kardeşim, illa ki aynı mıdır duygularını anlatmanın yolu? Birinin omzunda ağlayarak mı rahatlar sadece insan? Ya da zor durumlar hep "paylaşınca" yok mu olur?
Öyle değilim işte. Memnunum bundan hatta. Bak, paylaşmak istediklerimi yazıyorum buraya. Anlatıyorum da istediğim kadarını birilerine. Yetiyor işte bana.
Akşam içtiğim şarabı "omuz" olarak kullanıyorum belki, kime ne! İnsan olmak demek herşeyi aynı yaşamak mı demek? Ya insan değilim ya da aynı.. Karar senin.
oh be. rahatladım.

17 Ekim 2012

Şimdi oyuncaklar elimde

Bu yıl benden neyi alıyor ve ne veriyor hala anlayabilmiş değilim. (Bkz. kürekli yazı)
Herşeyi kabullenmeye çalışırken bir yandan, yıllardır yapmak istediğim ama asla öncelik listemde üste alamadığım işleri başarmaya başladım sırayla...
Tuhaf demek istiyorum bu duruma ve diyorum ki Tanrı  insanoğlunun dibe vurmaması için çok büyük birşey kaybettiğinde bile eline oyuncaklar veriyor. Oyalansın ki unutsun...

16 Ekim 2012

Çağırırsan gelirmiş

35 yıllık tecrübe sahibiyim şu hayatta. Şunu öğrendim. Çağırırsan geliyor...
Bunu istediğin gibi yorumla arkadaş; "çok istediğini mutlaka başarırsın" de, "iti an çomağı hazırla" de, ne istersen de. Ben diyorum ki "çağırırsan gelir"...
Takıntılı halde düşündüğüm, üzüldüğüm şeyler dönüyor, dolaşıyor başıma geliyor. Birini kınıyor muyum, al sana diye kafama bir kürek iniyor. Birini eleştiriyor muyum, birine çok mu üzülüyorum, küüüt diye bir kürek daha...
Öğrendim diyorum. Ama yine yapıyorum. Ben değişmiyorum ya da değişemiyorum. Ve yine kürek...
Büyük dersler alıyorum şu sıralar hayattan. Fazlaca büyük ve sonucunu bilmediğim dersler. Kürek üstüne kürek yani.
Bazen diyorum ki bu dönemi de atlatırsam kürek mürek kalmaz artık. Ama sonra yine erken davrandığımı farkediyorum, bırak diyorum. Artık çağırma, gelmesin...



15 Ekim 2012

Kafa Yapısı Sorunu

Fotoğrafını çekemedim amaa...
Pazartesi sabahının köründe,
Kozyatağı'ndan TEM'e bağlanmaya çalışırken berbat trafiğin içinde,
Tek şeritli yolda, 3. şeridi yaparak ancak İstanbul'da rastlanacak bir kişilik sorununa sahip,
Belli ki dünden kalma gelin arabası; arkasında yarısı uçmuş çiçeklerle isimlerinin baş harfleri yazılı aracın,
"meleğimi aldım, cennete gidiyorum!" gibi hele de trafikte yaptığı hareketlerle çok başka anlamlar çağrıştırabilen yazıyı yazan sahibi...
Nasıl bir kafa yapısına sahipsin yahu?

4 Ekim 2012

3 Ekim 2012

Özdemir Asaf'sız olmaz ki...

Yazan yazıyor arkadaş...
Adam yazmış.
Hep yazmış.
İki cümleyi yan yana koyduğunda bile; benim bir saatte anlatabileceğimden daha çok anlam yüklemiş.
Uzun zamandır okumuyordum şiir miir. Feysbukta gördüm Özdemir Asaf'ı. Geçmişe özlem midir nedir, okudum bir çırpıda sevdiğim bütün şiirlerini. Unutmuşum bir çoğunu...
Sende de kaydı olsun be blog.
Özdemir Asaf'sız olmaz ki...


Eskisi kadar özlemiyorum seni
Eskisi kadar özlemiyorum seni,
Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda.
Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor.
Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
Biraz yorgunum.
...Biraz kırgın.
Biraz da kirletti sensizlik beni!
Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim ama
“İyiyimler” yamaladım dilime.
Tedirginim aslında, seni unutuyor olmak,
Hafızamı milyon kez zorlamama rağmen yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni.
Gel diye beklemiyorum artık,
Hatta istemiyorum gelmeni.
Nasıl olduğun konusunda ufacık bir merak yok içimde.
Arasıra geliyorsun aklıma, banane diyorum.
Benim derdim yeter bana banane!
Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum, varlığından?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem.

Özdemir ASAF

11 Eylül 2012

2012 yaz sezonu kapanışı

Dün gece 21.30 itibarı ile sezon finali yaptık.
Belkide hayatımın en organize yazını geçirdim, 4 aya irili ufaklı 4 tatil sığdırdım. Hastalıkla başladık, -kendi rekorumu kırarak- kapkara bitirdik.
Ve blog kulağına küpe olsun diye işte 2012 yaz sezonu:
  • Kıştan çıkıp Haziran'da tatile gitmek delice motivasyon sağlıyor.
  • Sezonun bu kadar başında ve tek tatil planlamak çılgınlık; yazın geri kalanını "vah vah"lı geçirir insan. 
  • Güneye de gitsen Haziran Hazirandır kardeş. Akşamı serin, denizi soğuk.
  • Haziran ayında bronzlaşmak güzel de, beyazsan ay sonuna hiç tatile gitmemiş gibi oluyorsun.
  • Temmuz ayı en güzel tatil ayı. Seçilen yerin çok önemi yok, deniz ısınmış, hava sıcak, misss...
  • İzmir biçilmiş kaftan Temmuz'da (gerçi bana göre her ay İzmir güzel ya...)
  • Yaz ruhu insanın içine işlemeye başlıyor, güneye taşınıp, orada yaşama; internetten para kazanma hayalleri...
  • Temmuz insanları güzelleştiriyor bence, bronzlaşmak; stresin azalması; tatil modu, işyerinde bile hemen bitiyor günler...
  • Ağustos'ta biz Şile'deydik; yine güzeldi, akşamları serinlemeye başlasa da..
  • İyice yaz modunu benimseyen insanoğlu, rahat, gamsız, yiyelim, içelim, eğlenelim ruh hali...
  • Ve eylül başında son tatilde yine İzmir. Hep İzmir. Hayat mı başka orada ben mi başkayım? Refresh tuşuma basılmış gibi oldum şu 4 günlük sezon finalinde. Deniz güzel, rüzgar güzel, güneş güzel, ay güzel. Balık mevsimi geldi, ayrı güzel...
Bu 4 ay bana yine yetmedi her yıl olduğu gibi.
Yılın 8 ayı yaz, 4 ayı kış olsa ya! Bak yine tadı damağımda...

5 Eylül 2012

Durum analizi

Ya 35 yaş ya da yaşanmış yıl sayısı beni zorladı bu yıl. 30 yaş bunalımı olursun demişlerdi, olmamıştı; Demir'in 2 yaş bunalımı da bir yıl sonra tezahür etti zahir, buradan şunu çıkarabiliriz ki genlerimde bazı hislerin gecikmesi durumu söz konusu...

Ve aslında galiba daha salim kafayla düşündüğümde anlıyorum ki bunalım değil bu yaşadığım. Çok başka birşey. Farklı açıdan bakmaya, bakabilmeye başladım. Gördüklerim aslında biraz görmek istediklerimmiş aslında. Yaşadığım, yaşamak istediğim. Ve galiba zorlayıcı, dayatmacı olan benmişim, ne kötü.

İçimi dökmek istiyorum aslında ama bu bile zor geliyor bana son zamanlarda. Konuşmak susmaktan daha zor geliyor. Birşeyleri anlatmaya çalışmak, karşımdakinin doğru algılamasını beklemek yoruyor beni.
İşte değil; işte sonuna kadar uğraşabiliyorum. Ama iş saatleri dışında pes ettim galiba.
Düşünmemek, yaşamaktan çok daha rahat. Farkına varmaktansa arkamı dönmek...

Farkındalığım, algım değişti, yorumlarım, düşüncelerim, planlarım. Cepte değilmiş ki hayat. Yaşananlar da yaşanacakların kanıtı değilmiş. Aynı nehirde iki kez yıkanılmazmış, tecrübeyle sabit...

Son zamanlarda herkes bende birşeyler hissediyor. Kimi bu halimin bende "çok daha iyi durduğunu" düşünüyor, kimi birşey var, bir gariplik ama anlamıyorum diyor. Yani aslında beni tanıyan da yokmuş benim taıdığımı sandığımın olmadığı gibi...

Geçen bambaşka konuları konuşuyorken hiç farketmeden toplantının konusu haline dönen "tesadüf değildir aslında hiçbir yaşanan, olması gerekendir; şu anda olan da budur. Konunun burya gelmesi belki birşey ifade ediyordur" denen ve sonrasında hiç olmayacak bir şekilde beni etkisi altına alan konuşma da tesadüf değilmiş aslında. Sonrasında olanlar, öncekileri yargılatıyor artık bana. Yargı, önyargı...

Kurduğum şu cümleler birkaç yıl sonra ne ifade edecek bilmiyorum ve bu yazdıklarımı yine benden başka anlayan olacak mı, sanmıyorum blog. Ama yazdıkça üzerimdeki yük biraz daha hafifliyor. Işık görüyor muyum, hayır. Çözüm bulabiliyor muyum, hayır. Ama kendimle ilgili yeni şeyler keşfettiğimi görmek, belki bir anlamda geliştiğimi hissetmek, hoşuma gidiyor, enteresan.

Bir insanın hayalleri bile değişirmiş be blog. Yıllardır kurduğum hayaller artık öyle uzak ki. Ve yeni hayallerim öyle bulanık... Zaman kavramı değişmişti bende Demir doğduğunda. Onun büyüdüğünü neredeyse saatlere bağlı geliştiğini görmek farklılaştırmıştı zaman kavramımı. Ve işte yine değişti zaman. Hızı da değil bu sefer içerik değişti galiba Demir'le geçirdiğim zaman dışında. Anlayamıyorum.

İnsan enteresan, bu ruh halim ile kimse ilgilensin istemiyorum. Yorum yapılsın istemiyorum. Ama tutup bunları sana yazıyorum be blog. Dünyanın en kolay ulaşılabilecek yerine koyuyorum. Bunları yaşayan biri var mıdır, çıkacak mıyım işin içinden mi diye sorguluyorum herhelde içimde. Onu da bilmiyorum.

4 Eylül 2012

Zor

İnsanın inanmadığı şeylerle başa çıkmaya çalışması, kendine ters düşmesi ne zor.
Hani zor şeyler zevk verirmiş ya insana, yalan. Bana hiç zevk vermiyor bu zor şey.
Kendimle bile konuşmuyorum ya aslında, anlatmak istedikçe daha çok susuyorum, kaçmak istedikçe duruyorum ya. Çok zor...
Neyse ki en güzeli var elimde avunabildiğim, çok şükür... 

3 Eylül 2012

Boşuna...

Yazıyorum, çiziyorum ama gazeteleri gördükçe, şehitleri duydukça yazdıklarımın hiç bir anlamı kalmıyor ki...

28 Ağustos 2012

Dua

Dün gece Dem.ir'e dua etmeyi öğretiyordum.
Önce ben ettim, sağlık, mutluluk istedim. Sonra sıra ona geldi; ilk duası şuydu:
Allahım, yarın annem işten erken gelsin. Amin...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails
 
Copyright 2009 mynameismelis